Accessoires DE  728x90
Cumhuriyet Yönetimi Nasıl Bir Yönetim Şeklidir? Cumhuriyet Yönet
22 12 2008

Cumhuriyet Yönetimi Nasıl Bir Yönetim Şeklidir? Cumhuriyet Yönet

CUMHURİYET

   Batı dillerinde cumhuriyetin karşılığı, ulusun kendisini yönetmesi anlamına gelir. Cumhuriyet rejiminde iki unsur çok önemlidir:
   a- İdare edilenler
   b- İdare edenler

   Bu iki unsurun sahip olası gereken özelliklerin başında dürüstlük gelir. Cumhuriyet rejiminde her iki tarafında dürüst ve namuslu olması gerekir. Rejimin demokrasi paltformuna oturtulması şarttır.
Cumhuriyet, ulusun vatan ve hukuka sevgisi ve içten bağlılığı ile yaşatılmalıdır. Bu nedenle cumhuriyete hayat veren damarların başında demokrasi gelir. Gerçek cumhuriyet rejimlerinde sistemin demokrasi ile olan ilişkisi çok önemlidir. Çünkü iç ve dış tehlikelere karşı cumhuriyet kendisini sert ve katı bir şekilde ama demokrasinin gerekleri içinde koruyacaktır. Bunların dışına çıkılmaması gereklidir, aksi taktirde demokrasi ile cumhuriyet arasında kopukluk başlar. Bundan da en büyük zararı cumhuriyet rejimi görür. Onun için cumhuriyet yöneticileri daima uyanık ve gözleyici durumda olacaklardır.




   Demokrasiyi benimsemiş siyasi rejimlerdeki cumhuriyetlerde özgürlüklerin kullanılma alanları, demokrasinin kuralları ile sınırlandırılmıştır. Demokratik sistem ile idare edilen cumhuriyetlerde hiç kimsenin sınırsız hak ve hukuku yoktur. Sınırsız hak ve hukukun olduğu rejimlere de demokrasi veya cumhuriyet denemez. Çünkü demokrasilerde ve demokratik cumhuriyetlerde kişilerin ve dolayısıyla toplumların özgürlükleri hukuk yolu ile güvence altına alındığı gibi, buların sınırları da adaletin kalemi ile çizilmiştir. Bu kısa açıklamadan sonra Atatürk'ün cumhuriyet ve devlet anlayışına değinelim.
Atatürk, kurmuş olduğu genç Türk Devletinin yapısını 29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin temelleri üzerine oturturken, en kısa zaman da bunun gereği olan demokrasiye geçileceğini öngörüyordu. O da siyasi alanda demokrasinin çok partili sistemle gerçekleşeceğinin bilincindeydi.

   Atatürk'ün zamanımızdan yaklaşık üç çeyrek asır evvel cumhuriyet için söyledikleri, bugün hala bazı batı ülkelerin elde etmeye çalıştıkları düşüncelerdir. O söylediklerimi bilimsel bir temel üzerine oturtmamış olsaydı, bu kadar zaman sonra düşünceleri hala güncelliğini koruyabilir miydi? Atatürk sadece bilgili bir asker, uzak görüşlü bir devlet adamı değil aynı zamanda gerçek bir düşünürdü. Ayrıca sadece düşünce üretmekle kalmamış, bu düşünceleri gerçekleştirerek, üçüncü dünya ülkelerine bağımsızlığın ve kurtuluşun yolunu da göstermiştir. Bugün bağımsızlık savaşı veren pek çok ülkede Atatürk adı hala bir bayrak gibi dalgalanıyorsa nedenini burada aramak doğru olur.
29 Ekim 1923 günü ilan edilen cumhuriyetin alt yapısını Atatürk aşama aşama nasıl hazırlamıştı ?

   Cumhuriyet laik bir sistem üzerine kurulacaktı. Yani cumhuriyet idaresinde ne halifeye ne de onun kalıntılarına yer vardı. Cumhuriyeti adaletli bir adalet sistemi koruyacaktı. Cumhuriyetin genç kuşakları çağ dışı kara kafalılar tarafından değil, aydın bağımsızlık ve hürriyetin değerini bilen aydın kafalı öğretmenler tarafından yetiştirilecektir. İmparatorluktan kalan mantık dışı ne varsa hepsi kaldırılacak, cumhuriyetin temelini müspet ilim oluşturacaktır. Cumhuriyetin yalnızca kanunlar ile, devlet zoru ile ve yasaklarla korunamayacağının bilincinde olan Atatürk, onun gerçek değerini anlayabileceğini söyleyebilmiştir. Geçen zaman içerisindeki olaylar bu ileri görüşlü devlet adamının ve düşünürünün ne denli haklı olduğunu göstermiştir.
Bilgisiz ve bilinçsiz bir halk topluluğunun ulus olma hakkına sahip olamayacağını vurgulayan Atatürk, ulusun bilinçlendiği oranda hak ve hukukuna sahip çıkacağını biliyordu. Bu nedenle eğitim ve kültüre çok önem vermiştir. Onun, bir bakıma kültürü, cumhuriyetin temellerinden biri olarak görmesindeki neden budur.
Atatürk'e göre sadece cumhuriyete sahip olmak yeterli değildir.
Ona layık olmak da gereklidir. Bunun içinde gereken yol gene eğitimden geçiyordu.

   Hürriyet ve bağımsızlığın kıymetini, erdemli ve özverili, çağdaş eğitim almış olan gençler, savaş alanlarında bu uğurda şehit düşen askerlerden çok daha iyi bilebilirlerdi Bağımsızlık; hürriyet, cumhuriyet bundan böyle savaşarak değil, bunları değeri bilinerek korunacaktı. Onun için kılıçla elde edilen zaferler, siyasi, ekonomik, kültürel zaferlerle taçlandırılmalıydı.

CUMHURİYET'İN İLANI

   Lozan'n kabulü ve barışın sağlanması ile geride Türk Devleti'nin siyasal yapısını belirleyecek devlet şeklinin ve adının ne olacağı sorunu kaldı. T.B.M.M.'nin varlığı ile egemenliğin kayıtsız - şartsız ulusa ait olan, insan haklarına dayanan bir devlet sistemi kurulmuştu. Fakat gerek halkın, gerekse Meclis içinde bulunanların büyük kısmı Padişah'a dinsel ve geleneksel bağlarla bağlıydılar. Padişah'ın işgal ettiği Saltanat - Hilafet makamı yüzyıllardır kökleşmiş bir teokratik sistemdi. 1300 yılından beri de Osmanoğullarından başka hiçbir aile iktidar olmamıştı. Egemenlik biri dinden, diğeri gelenekten gelen iki kaynaktan çıkıyor ve Padişah'ta toplanıyordu. Gerçi İttihat Terakki bu gücü kırmıştı, fakat sistemin özünü, yani egemenliğin kaynağını ve kullanılış biçimini değiştirememişti. Egemenliğin, tanrı hakları sisteminden, insan hakları sistemine geçişin bir sonucu olarak Padişah'tan ulusa geçişi, bir ilke ve ülkü olarak Amasya Genelgesi'nde ortaya konmuş ve 23 Nisan 1920'de B.M.M.'nde somutlaşmıştı. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da bu temel üzerine oturmuştu.

    Kurtuluş Savaşı ulusal bağımsızlık yanında ulus egemenliğini de açık bir biçimde ortaya koyduğu için Padişah daha başından beri milliyetçilerin amansız düşmanı kesilmişti. M. Kemal Paşa Padişah'ın ihanetini bildiği halde, henüz zamanı olmadığı için Padişah'ı hedef almadı. Genç subaylık yıllarından beri inandığı ve Erzurum'da Mazhar Müfit'e not ettirdiği "Cumhuriyet" inancını "Ulusal bir sır" olarak sakladı. Kurtuluş Savaşı içinde "Cumhuriyetçi" bir düşünceyi ortaya atmak, iç parçalanmaya yol açacağı için bu yola gitmedi. Hatta Sivas Kongresi sırasında "Cumhuriyet" ilan edelim önerilerini red etmişti. Fakat Kurtuluş Savaşı'nın Başkomutanı, Türk Ulusu'nun kurtarıcısı M. Kemal, Türkiye'nin siyasal yapısını değiştirmenin ilk adımını Saltanat'ın kaldırılmasını sağlamakla attı. Saltanat'ın kaldırılışına en yakın arkadaşları bile karşı çıkmışlardı. Meclis'te tutucu kanat direndiyse de, M. Kemal Paşa'nın kararlı ve sert tutumu sonucu Saltanat'ın kaldırılışı sağlandı. Fakat onun bu sert tutumu endişe doğurdu. Bunun bir başlangıç olduğunu görenler çeşitli yöntemlerle M. Kemal Paşa'yı engellemeye çalıştılar.

    2 Aralık 1922'de Meclis'e muhalif grup tarafından bir öneri verildi. "İntihabMebusan Kanunu"nda değişiklik yapılmasını isteyen önergede "Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ve seçim çevresine yeni gelenlerin ise en az beş yıl oturmuş olmaları" gerektiği kanun hükmü haline getirilmek isteniyordu. M. Kemal Paşa'yı milletvekili seçilmekten yoksun bırakmak isteyen bu önerge üzerine söz alan M. Kemal Paşa, doğum yerinin Türkiye'nin sınırları dışında kaldığını ve bir yerde beş yıl oturmadığını belirttikten sonra, düşmanlara karşı savaştığını, vatanı kurtarmak için hiç bir yerde beş yıl oturamadığını hatırlatıp, ulusun sevgisisi kazanmış bir insan olmasına rağmen kendisini yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak isteyen bu kimselerin bu yetkiyi kimden aldıklarını sordu. Önerge red edildi.

   Mustafa Kemal'in kamuoyu yoklaması yapmak üzere 14 Ocak 1923'de Batı Anadolu'da bir geziye çıkmasını fırsat bilen muhalif grup, O'nun Ankara'dan ayrıldığının ertesi günü "Hilafet-i İslamiye ve Büyük Millet Meclisi" başlıklı bir broşür yayınladılar. Broşürün önceden hazırlanmış olduğu ve M. Kemal'in Ankara'dan ayrılmasını fırsat bilerek dağıtıldığı anlaşılıyordu. Broşürün ana fikri, islam kamuoyunun son gelişmelerden (Saltanatın Kaldırılışı) büyük ızdırap içinde bulunduğu, Hilafet'in hükümet demek olduğu ve Hilafet'in hukuk ve görevlerini yok etmenin hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde olmadığı esaslarına dayanıyor, "Halife Meclisin, Meclis Halife'nindir." sözleriyle bitiriyordu. Yürütme yetkisinin Halife'ye verilmesini ve Meclis'in aldığı kararların ve kanunların Halife'yi bağlamayacağı, dolayısıyla Meclis'in çıkardığı Saltanat ve Hilafet ile ilgili yasaların meşru olmadığı görüşü savunuluyordu. Bu bildiri, M. Kemal'e ve O'nun gerçekleştirmek istediği devrime bir tepki idi.

   İzmit'e gelen M. Kemal, din ve hilafet konusunda yaptığı açıklamada "Türkiye Büyük Millet Meclisi Halife'nin değildir ve olamaz, Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız Ulusundur." dedi. T.B.M.M.nin büyük programının tam bağımsızlık, kayıtsız şartsız ulusal egemenlik esaslarına dayandığını, teokratik devlet biçiminin ve buna bağlı bütün toplumsal düzenin ve çıkarların yıkılacağını belirtti. 16 Ocak'ta yaptığı toplantıda, Hilafet'in dinle ilgisi olmadığını, siyasi bir mevki olduğunu, idare-i maslahatçılıkla devrim yapılamayacağını belirttikten sonra "Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafamızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız devrim ve ilerleme bir an bile durmayacaktır" diyerek gericilere gerekli yanıtı verdi. Basınla iyi ilişki kurmak istediği için İzmit'te yaptığı basın toplantısında, "Devrim" yapılacağını açıklarken, Meclis'te birliğin sağlanması için "Müdafaa-ı Hukuk Gurubu"nun gerekli olduğunu bunun dışındaki grupların yararlı olmadığını belirtti ve İttihatçılardan ülke yararı için politikaya karışmamalarını istedi. Bu sırada Annesi Zübeyde Hanım'ın ölüm haberi geldi. İzmir'de annesinin mezarı başında devrimci inancını "Ulusal hakimiyet uğrunda canımı vermek benim için bir vicdan ve namus borcu olsun" sözleriyle bir kez daha yineledi. Bu sırada Lozan'ın ilk görüşmeleri kesildiği için İsmet Paşa ile Ankara'ya döndü. Meclis'te gizli oturumlar çok sert geçti. Trabzon mebusu Şükrü Bey'in Topal Osman tarafından öldürülüşü, M. Kemal'e saldırılara yol açtı. M. Kemal'i kendilerine buyük engel gören, tutucu, gerici, ittihatçılar, çıkarcı gruplar, O'na karşı muhalefette birleşiyorlardı. Yakın arkadaşlarından Rauf Bey, Kazım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Paşa'lar da yavaş, yavaş yanından ayrılıp, Hilâfetçilere kuvvet veriyorlardı. Saltanatı geri getirmek isteyen gericilerin çalışmaları karşısında arkadaşlarının kendisini yalnız bıraktığını gören M. Kemal, 20 Mart 1923'te Konya'da yaptığı bir konuşmada Türkiye'yi Ortaçağ karanlığına çekmek isteyen gericilere karşı tutumunu açıkça şu sözleriyle belirtti: "Eğer onlara karşı benim şahsımda bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim ulusumun hayatıyla ilgili, o adım benim ulusumun hayatına karşı bir kasıt, o adım ulusumun kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adımları atanları tepelemektir... Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Örneğin eğer bunu sağlıyacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam; yine tepeler ve yine öldürürüm."

    Cumhuriyet'e doğru gidiş bu kararlı sözlerle açıkça görülüyordu. M. Kemal Paşa, 8 Nisan 1923'de dokuz ilkede görüşlerini toplatarak, programını belirlerken, siyasi biçimlenmeyi de hazırladı.
Savaş zamanının T.B.M.M.'nin görevi son bulmuştu. Bu sebeple Meclis kendini dağıtıp, seçime gitme kararı aldı. M. Kemal, dağılmadan önce Meclisten 15 Nisan'da, Saltanatı geri getirmeye çalışanları vatan haini kabul eden bir kanun değişikliği ile "Hıyanet-i Vataniye Kanunu"na, ileride gerekirse yine İstiklal Mahkemeleri kurma fırsatını veren bir ek getirdi.

   Yeni kurulacak Meclis'te kuvvetli bir kadro oluşturmayı ve böylece Cumhuriyet'i ilan etmeyi düşünen M. Kemal'in bu çalışmaları yakın arkadaşlarının kendisinden uzaklaşmasını hızlandırdı. Rauf Bey ve arkadaşları, M. Kemal'in partiler üstü kalmasını, politikaya karışmamasını, önererek, O'nu pasif duruma getirmek istiyorlardı. Rauf Bey'in İsmet Paşa ile aralarının açılması da bu ayrılığın başka bir yönü idi. Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı karşılamak istemeyen Rauf Bey Başbakanlık'tan bile istifa etti.
İkinci Meclis, toplandıktan sonra Lozan'ı onayladı. Artık sorun Türkiye'nin rejiminin belirlenmesiydi. M. Kemal 22 Eylül 1923'de "Neue Treie Presse" adlı bir Viyana gazetesi muhabiriyle yaptığı görüşmede, 23 Nisan 1920'de kurulan sistemin Cumhuriyet olduğunu fakat adının açıklanamadığını belirtip, yapılacak işin yalnızca isim koymak olduğunu söyledi.

   Yeni devletin başkentinin neresi olacağı da bir sorundu. Ankara 1920'den beri bu işi yapıyordu. Merkezi ve güvenli durumu ortada idi. Meclis'te uzun tartışmalardan sonra 13 Ekim'de Ankara başkent olarak oy çokluğu ile kabul edildi. Cumhuriyet'in ilanına bir adım daha yaklaşılmıştı.
M. Kemal'e Cumhuriyet'in ilanına fırsat veren bir hükümet buhranı oldu. Başbakan Fethi Okyar Bey'e karşı Meclis'te muhalefet oluşması üzerine M. Kemal, "Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili Fevzi Paşa"nın dışında kabinenin istifasına karar verdi ve 27 Ekim'de uygulandı. Mevcut sisteme göre her bakan Meclis tarafından tek tek seçiliyordu. İstifa eden bakanlar yeniden seçilirlerse, görev kabul etmeyeceklerdi. Bu sırada Rauf Bey, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet Paşalar İstanbul'da bulunuyorlar ve temasları, Halife'ye yakınlık gösterileri oluyordu. Ankara'da' ise kabine kurulamıyordu. Bu gelişmeler üzerine "Cumhuriyet İlanı" ile işi kökünden çözmeye karar veren M. Kemal 28 Ekim gecesi Çankaya'da İsmet Paşa ve bazı kimseleri toplantıya çağırdı ve "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra İsmet Paşa'yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. Ertesi gün saat 10'da Parti grubunda yapılan toplantıda, M. Kemal Paşa Genel Başkan olarak Hükümet buhranının mevcut sistemden kaynaklandığını, bunun çözumünün istikrarlı bir sistemde olduğunu belirtttkten sonra değişiklik önergesini okuttu:
* Türkiye Devleti'nin Hukümet şekli Cumhuriyettir
* Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur
* Türkiye Devleti, Hükümetin inkisam ettiği idare şubelerini İcra Vekilleri (Bakanlar Kurulu)
vasıtasıyla idare eder.

    Bu önerge Parti toplantısında tartışıldı Büyük Millet Meclisi'nin aynı akşam (29 Ekim 1923) saat 18:45'de yaptığı toplantıdan sonra 20.30'da "YAŞASIN CUMHURİYET" sesleri arasında Cumhuriyet ilan olundu ve yeni Türk Devleti'nin adı kondu. "TÜRKİYE CUMHURİYETİ". Hemen arkasından da Türk Ulusu'nun kurtarıcısı Gazi M.Kemal oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Kürsüye gelen Cumhurbaşkanı M. Kemal, kendisini Cumhurbaşkanı seçen Meclis'e teşekkür ettikten sonra "Son yıllarda Ulusumuzun fiili olarak gösterdiği kabiliyet ve istidat, kendi hakkında kötü düşüncede bulunanlarınn ne kadar tedkikten uzak görünüşe önem veren insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Ulusumuz kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünyada işgal ettiği yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir... Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve muzaffer olacaktır." sözleriyle konuşmasını tamamladı. M. Kemal Cumhurbaşkanı seçildiğinde henüz 42 yaşındaydı. Cumhuriyetin ilk Başbakanı İsmet Paşa oldu.

    19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlayan yeni ve bağımsız, bir Türk Devleti kurmak savaşı dış ve iç düşmanlara karşı başarıyla sonuçlanarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kurtuluş Savaşı'nın inanç ve başarısı nasıl Atatürk'ün eseri idiyse, Cumhuriyet de yine O'nun eseri idi. İleriki yıllarda bunu şu sözleriyle belirtti. "Benim en büyük eserim Türkiye Cumhuriyeti'dir."

SONUÇ
   Bir zamanların muhteşem Osmanlı İmparatorluğu, gerek iç gerekse dış etkenlerin sonucunda 18. y.y.'dan itibaren hızlı bir çökuntüye girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa devletlerinin açık pazarı durumuna geldi. Rusya ve Avusturya'nın devamlı saldırıları sonunda savaşları kaybederken, önemli topraklarını elden çıkardı. İmparatorluğun bu çöküntüsünü gören Padişahlar, İmparatorluğu kurtarmak için ıslahat önlemlerine başladılar. Fakat yalnızca askeri olan bu önlemler etkili olamadı. III. Selim'in başlattığı Nizam-ı Cedit ise 1807'de gerici bir ayaklanma ile son buldu.

    19. y.y.'da çöküntü büyük hızla sürerken, Fransız Devrimi'nin ortaya koyduğu ulusal bağımsızlık ve egemenlik akımları, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar'da yaşayan Hristiyan azınlıklarını etkiledi ve bagımsızlık isteklerini kamçıladı. Sırp, Yunan ve hatta Mısır ayaklanmaları İmparatorluğun iç bünyesini sarstı ve bunlar giderek bağımsızlık veya özerklik kazandılar. Bu yüz yılda Rus tehlikesi karşısında İngiltere ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü koruma potikası izlediler. Kırım Savaşı'nda bu politika sonucu Rusya'ya savaş bile açtılar. 1838 ticaret anlaşması ile imparatorluk ekonomik bakımdan batının eline geçerken, 1854'den sonra başlayan dış borçlanma ile, 1881'de mali iflasa ve batının mali denetimine girdi. II. Mahmut Islahatı ve Tanzimat da İmparatorluğun kurtuluşu için çözüm olmadı. Genç Osmanlılar'ın çalışmaları 1876'da Kanun-u Esasi'nin ilanını hazırladı. Birinci Meşrutiyet yaşama fırsatı bulamadan 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı bu dönemin sonunu hazırlarken, Abdülhamid'in "İstibdatı" başladı. Bu tarihten sonra İngiltere de koruyucu politikasını terk etti. Ermeni konusu da ilk kez gündeme geldi. Osmanlı İmparatorluğu bundan sonra Almanya'ya yanaştı. Alman siyasi, askeri ilişkisi, Alman ekonomik ihtiraslarını da getirdi. Bağdat Demiryolu projesi bunu simgeledi.

    20. y.y.'a girilirken Abdülhamid'e karşı başlayan Genç Türk hareketi gittikçe kuvvetlendi ve 1908'de II. Meşrutiyeti getirdi. Fakat 31 Mart gerici ayaklanması ile 1909'da iç buhran yaşandı. II. Meşrutiyet de İmparatorluğu kurtaramadı. Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük akımlarının çatıştığı bu dönem, içte buhranlar, anarşi yaratırken, dışta da Trablus ve Balkan Savaşları'nda büyük yenilgi ve tüm Makedonya'nın kaybı ile sonuçlandı. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı'na Almanya yanında giren İmparatorluğun kaderi de çizilmiş oldu. Bu savaştan çok ağır kayıplarla yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu Mondros Ateşkesi ile kayıtsız şartsız teslim oldu.

    Yüz yıldan beri süren Doğu Sorununun çözümü, Avrupa'nın Hasta Adamının mirasının paylaşılması ile Türk Ulusu'nun dünya siyasi tarihindeki varlığı ortadan kaldırılmak isteniyordu. Savaş içinde gizli anlaşmalarla, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasını kararlaştırmışlardı. Fakat Rusya'da devrim çıkınca anlaşmalar önemini yitirdi. Türk Ulusu'nun hakkında karar verecek en büyük kuvvet İngiltere idi. İngiltere Batı Anadolu'yu Yunanistan'a veriyor, Doğuda bir Ermenistan ve Kürdistan kurmak istiyor, Türk yurdunun geri kalan yerlerini de Fransa ve İtalya ile paylaşıyordu. Ülkenin yağmalanmasına boyun eğen Padişah ve Hükümet, kurtuluşu İngiliz himayesinde görüyorlardı. Halk ve aydınlar çaresizlik içinde, çoğunluk kadere boyun eğmiş görünüyordu. Kurtuluş çareleri arayanlar Padişah - Halifesiz bir çare düşünemiyordu. Kurtuluşu Amerikan mandasında görenler veya yörelerinin kurtuluşunu sağlamak için çalışanlar vardı.

    Birinci Dünya Savaşı'nın sonundaki perişan ve çaresiz durumda, bir tek insan, M. Kemal topyekün kurtuluş ve tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak düşüncesiyle Samsun'a geldi. O'nun yola çıktığı sırada ise Yunanlılar İzmir'i işgal ediyorlardı. Padişah ve Hukümet ise İzmir'i Yunanlılara veren İngilizlerin hala körü körüne her isteğine boyun eğiyorlardı. Düşmanla işbirliği yapan Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin bu tutumları karşısında M. Kemal, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik savaşının esaslarını Amasya'da ulusu ve orduyu Padişah - Halifeye karşı ayaklandırmak şeklinde belirledi. Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde de bu esaslar içinde yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşunun ulusal bilinçlenme, idari, siyasi örgütlenmesini de gerçekleştirdi. Misak-ı Milli ile bu esaslar İstanbul'da bir kez daha ortaya konunca İngilizler, İstanbul'u işgal ettiler. Bundan yılmayan M. Kemal, Ankara'da ulusun meşru iradesinin eseri olan ulusal egemenlik prensibini B.M.M. ile ortaya koydu. Fakat bütün bunların gerçekleşmesi çok büyük güçlükler ve olanaksızlıklar içinde yapılıyordı. Bir yandan İtilaf Devletleri ve Yunan saldırısı ve baskıları bir yandan Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin M. Kemal ve B.M.M.'ni gayri meşru ilan etmesi, Türk Ulusu'nu olumsuz yönde etkiledi. Türk Ulusu, yüzlerce yıldan beri dini ve geleneksel iktidar kabul edilen Padişah - Halife ile bu değerleri yıkan ve yerine ulusal, egemenlik değerleriyle ulusu bir araya toplamak isteyen M. Kemal hareketi arasında bir süre bocaladı. Yer yer B.M.M.'nin otoritesine karşı ayaklanmalar çıktı.

    Doğu Anadolu'da Ermenilere, Güneyde Fransızlara karşı savaşıldı. Batıda Yunan Taarruzu ve iç ayaklanmalara karşı Kuva- Milliye ile çözüm bulan B.M.M. daha sonra düzenli ordu kurar. I. ve II. İnönü Savaşları ile ilk askeri başarılarını sağladı. Diğer yandan dış ilişkilerde Sovyetler Birliği ile Moskova Antlaşması'nı imzaladı. Sakarya Meydan Savaşı'nda Yunan Ordusu'nu yendi. Fransa ile de anlaşan Türkiye İtilaf blokunu da parçaladı. 26 Ağustos 1922'de başlayan ve 9 Eylül'de İzmir'de Yunan Ordusu'nun denize dökülmesi ile son bulan Büyük Taarruz, Türkiye gerçeğini ve Türk Ulusu'nun yenilmez azmini bütün dünyaya kanıtladı. Askeri başarısını Mudanya Ateşkesi ve Lozan Antlaşması ile de onaylattı. Emperyalizme karşı yapılan bağımsızlık savaşını kazanan, "Türk Mucizesi"ni yaratan Türkiye'nin bu başarısı bütün Mazlum Uluslara örnek oldu.

    M. Kemal Kurtuluş Savaşı'nın bittiği yerde; Türkiye'nin çağdaşlaşma savaşını başlattı. 1 Kasım 1922'de Saltanat'ın kaldırılışı ve 29 Ekim 1923'de Cumhuriyet'in İlanı ile Türkiye yeni devlet sistemini Fransız Devrimi ile ortaya konan insan haklarına dayanan "Ulusal ve Laik Devlet"i gerçekleştirmiş oldu. Ancak, çağdaş devlet ve ülke olma mücadelesi için Türk Devrimi'nin başarılması için Cumhuriyet döneminde Atatürk 'ün yeni mücadele vermesi gerekiyordu.

CUMHURİYET TÜRKİYE'SİNE BİR BAKIŞ


   Yirminci yüzyılın başında, hattâ Cumhuriyet'in kurulduğu yıllarda, Türkiye'nin bir ucundan öteki ucuna, tarımda karasaban dönemi yaşanıyordu; Türkiyede traktör, İlaçlama âleti, ziraî ilâç, kimyevî gübre üretilmiyordu; köylümüz bunları kullanmayı bilmiyordu. Tarım teknolojisi bin yıl öncekinden pek farklı sayılmazdı. Cumhuriyet döneminde, nüfusumuz 10 milyon civarından 50 milyonun üstüne yükseldiği halde, Türkiye halkı 1923'tekinden daha iyi besleniyorsa, bunu bilim ve teknolojideki ilerlemelere ve artan üretim gücüne borçluyuz. Cumhuriyetten bu yana nüfusu beş katına yakın artış gösteren Türkiye'nin, bu süre içinde, buğday üretimini sekiz katına yakın arttırabilmesi (ve başka tarımsal üretim alanlarında ayni gelişmelerin görülmesi) sayesindedir ki, Türkiye bugün kendi nüfusunu besleyebilecek sayılı dünya ülkeleri arasında bulunmaktadır.

   Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu günlerde, ülkede sanayi teknolojisi Batı Avrupa'nın XIX. yüzyılın başında ulaştığı teknolojiden bile geri idi. 1915 yılına ait istatistik bilgilerine göre, elektrik gücü kullanan tesisler son derecede azdı ve bunlara sadece bir iki şehirde rastlanabilirdi. Ülke, elektrik çağ! şöyle dursun, buhar çağına bile tam olarak geçmiş sayılmazdı. Dereler üzerinde kurulup su gücü ile dönen basit değirmenler, sanayi sektörünün önemli bir kesimini oluşturuyordu. Çeşitli üretim kollarında, işyeri başına düşen ortalama işçi sayısı 2 veya 3'ten ibaretti. Hiçbir faaliyet kolunda ortalama işçi sayısı 5'in üstüne çıkmıyordu, iş yerleri, genellikle, "küçük zanaat" kategorisine giren atölyelerden ibaretti. Üstelik, irili ufaklı bu iş yerlerinin üçte ikiden fazlası Türk'lerin mülkiyetinde değildi. Yurt içi pamuklu dokuma tüketiminin yüzde 2'si yerli fabrika, yüzde 23'ü el tezgâhları ve yüzde 75'i ithal ürünleriyle karşılanıyordu. İthal edilen pamuklu dokuma ürünleri, yerli fabrika üretiminin 38 katı civarında idi. İleri Avrupa teknolojisi, Anadolu'un el dokumacılığını da yavaş yavaş yok ediyordu. Türkiye pamuk üretimine elverişli bir ülkedir. Fakat Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, insanımızın doğduğu zaman sarıldığı, yaşadığı sürece giydiği ve öldüğü zaman kefenlendiği bezlerin çoğu Türkiye'de üretilmiyordu. Kaput bezi, Anadolu'nun pazar yerlerinde "Amerikan bezi" diye satılıyordu. Birçok yurttaş için, sırtına mintan, ölüsüne kefen bezi bulmak büyük sorundu. Atatürk'ün Sümerbank bez fabrikalarıyîa başlattığı Türk dokuma ve konfeksiyon sanayii, bugün kaliteli ürünleriyle, Türk müteşebbislerinin, teknik elemanlarının ve işçilerinin başarılı çalışmalarıyla, Avrupa ve Amerika pazarlarında rahatça rekabet edebilir hale gelmiştir. Dönüm başına elde edilen pamuk miktarındaki büyük artış da, tarım teknolojisinde ve sulamadaki ilerlemenin sonucudur.

   1920'lerin Türkiyesinde, şeker üretecek bir tek fabrika yoktu. İklim sarfları şeker pancarı üretimine elverişli olan Türkiye, şekerini Rusya'dan, Orta Avrupa'dan getirirdi. Bugün, Türk köylüsü şeker pancarı üretiminde, dönüm başına sağlanan verim bakımından dünyanın en ileri ülkeleri düzeyine erişebilmiştir; bugün ülkemizde yalnız şeker pancarı ve şeker değil, bir şeker fabrikasını kurabilmek için gerekli olan makina ve cihazlar da üretilmektedir.

    Cumhuriyet döneminin başlarında, köylümüz, kullandığı kazmanın, küreğin sapını ağaçlardan kesip yontar, fakat bunların ucuna takacağı çok basit bir çelik parçası için yabancı ülkelerin mamullerini arardı. Bundan otuz yıl önce bile, Türkiye'de traktör sayısı yok denecek kadar azdı. Ülkemizde traktör, kamyon, otomobil, otobüs üretilmesi şöyle dursun, bu araçların en basit parçalan bile yapılamıyordu. Kısa bir süre öncesine kadar tarlalarına traktör girmeyen Türkiye, bugün -teknoloji transferi yoluyla da olsa- ihtiyacı bulunan traktörleri büyük ölçüde yurt içinde üretebilmektedir. Kamyon ve otomobil yapabilen, bazı Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerine motorlu araçlar ihraç edebilen Türkiye, arîtk yirminci yüzyılın başındaki, hattâ ortalarındaki Türkiye değildir.

   Bugün, büyük kapasitede üç ve orta boyda birçok demir-çelik tesisine sahip olan Türkiye, artık demiryollarının yalnız raylarını değil, vagonlarını, hattâ lokomotif-lerini üretebilecek düzeye gelmiştir. Kimyevî gübre, petro-kimya sanayilerini kurmuştur.
1923'te, hattâ daha sonraları, bir torba çimento, basit bir musluk veya birkaç metre su borusu bile imâl edemeyen Türkiye, bugün her çeşit inşaat malzemesini üretmekte, bir kısım ürünlerini yurt dışına satabilmektedir. Bir torba çimento yapamadığı için çimentoyu İngiltere'den, fayansı ispanya'dan, bir tabaka cam üretemediği için pencere camını çeşitli Avrupa ülkelerinden getiren Türkiye, bugün, çimentoyu da, fayansı da ihraç eden, ürettiği camları Avrupa ve Amerika'da pazarlayabilen bir ülke haline gelmiştir. 1923'te bir devlet binası, bir hastahane inşa edilirken, yalnız demiri, çimentoyu, sıhhî tesisat malzemesini, boyayı, kiremiti vb. değil, mühendisi, ustayı ve kalifiye işçiyi bile dışardan getirmeğe mecbur olan Türkiye, bugün dış ülkelerde büyük bayındırlık işlerinin, dev inşaatların yapımını yüklenebilmededir.
Öğrencilerin elindeki basit bir kurşunkalemi, silgiyi, kitap ve defter kâğıdını üretemeyen; yalnız dikiş makinasını değil, dikiş ipliğini bile yapamayan; sofradaki bardağı, tabağı, çay-kahve fincanını bile dışardan almağa mecbur olan Türkiye artık geçmişte kalmıştır.
Cumhuriyet kurulduğunda elektrik üretimi sıfıra yakın olan; bir tek köyünde bile elektrik bulunmayan; hattâ iki veya üçü hariç, bütün il merkezleri elektriksiz olan Türkiye, bugün bütün illerini enterkonekte elektrik şebekesine bağlayabilmiş, bütün ilçelerini elektriğe kavuşturmuş; hattâ illerinin bir çoğunda elektriksiz köy bırakmamıştır. Türkiye'nin her köşesini elektrik enerjisine kavuşturma yolunda büyük mesafe alınmıştır.
Sadece, bazı alanlardan birkaç örneğini verdiğimiz ve saymakla bitmeyecek olan bütün bu ilerlemeler yeterli midir? Kesinlikle hayır!...

    Cumhuriyet dönemine girerken Türkiyenin hareket noktası çok gerilerde idi. Bilim, teknoloji ve eğitim alanında, ileri ülkelerle aramızda büyük bir uçurum vardı. Bilim, teknoloji ve çağdaşlaşma hamlesine 1632' de tahta geçen Birinci Petro ile başlayan Rusya, hatta Osmanlı devletinden ayrılan Balkan ülkeleri bile, bu alanlarda Osmanlı devleti ile kıyaslanamayacak kadar ilerde idiler.
Çağdaşlaşma hamlesine 1860'larda başlayan Japonya, Osmanlı devletinden farklı olarak, millî bütünlüğe sahip bir ülke idi; çağdaşlaşma atılımını başlattığı sırada parçalanma değil, yükselme yolunda bulunuyordu; istilâ tehditlerinden uzaktı. Tarih boyunca, dünyada, yabancı istilâsına ve hırsına en çok hedef olan bölge Osmanlı devletinin bulunduğu bölge iken, Japonya, çağlar boyunca dünyanın en az istilâ görmüş köşesinde yer almıştı. Resmî bir devlet dininin bulunmayışı, dinin devlet işlerine karışmaması ve çağdaşlaşmaya en küçük ölçüde karşı c'ıkmaması, Japonya'nın bir başka özelliği idi. Belki de en önemli fark olarak Japonya, daha 1918 de öğrenim çağındaki çocukların % 98'ini okula kavuşturmuş bulunuyordu. Halbuki, 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, çocuklarının % 90'ı okuldan yoksun bir ülke devralmıştı; Üsteliki eğitimden yararlanır gibi görünen çok sınırlı sayıdaki evlâtlarımızın büyük çoğunluğu da, çağdaş bilim ve eğitimle hiç ilgisi olmayan medreselere deyam eder durumda idiler. Aşağıda göreceğimiz üzere, Cumhuriyet kurulduğunda, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da hareket noktası çok gerilerde idi. Düşününüz ki, bütün
Türkiye'de liselerin dokuzuncu, onuncu, onbirinci ısınıflarında okuyan öğrencilerin sayısı sadeee 1247'den ibaretti... Hiçbir alanda yeterli sayıda yetişmiş eleman yoktu. 1911 Trablus ve 1912'deki Büyük Zafer'e kadar, Türk Milleti, üç ayrı kıt'ada ve pek çok cephede âdeta aralıksız savaşmağa mecbur kalmıştı. Cumhuriyet yönetimi, bir uçtan bir uca harap, insangücü kaynakları erimiş, üstelik Osmanlı döneminin dış borçlarının bir kısmını ödemeğe mecbur, yoksul ve bitkin bir ülke devralmıştı. Kurtuluş Savaşı destanı bu şartlar içinde yaratılmıştı. Türk Milleti,; bilim ve teknoloji atılımını da, bu güçlükler içinde başlatmağa mecburdu.

   Bütün bu gerçekler ve güçlükler göz önünde tutulursa, Türkiyenin Cumhuriyet döneminde yaptığı atılımın önemi ye değeri daha iyi anlaşılır. Hareket noktasının ne olduğu iyi bilinirse, Türkiye Cumhuriyetinin sağladığı başarılar küçümsenemez. Ancak, Atatürk Türkiyesinin evlâtları, sağlanan başarıyı hiçbir şekilde yeterli göremezler. Önümüzde,aşılması gerekli çetin ve uzun yollar bulunduğunu da bilmelidirler. Atatürk'ün, daha Cumhuriyetin Onuncu yılında söylediği gibi "az zamanda çok ve büyük işler yaptık" diye sevinsek bile, hemen bu cümlenin ardından büyük önderin söylediği şu sözleri de hatirlamamız gerekir: "Fakat yaptıklarımızı asla yeterli görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak meeburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en medenî ülkeleri seyiyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına
sahip kılacağız. Millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin
üstüne çıkaracağız... Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekîdir. Çünkü Türk milleti, millî birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş'ale, müsbet ilimdir". Bilim ve teknoloji yarışının hızlanarak sürüp gittiği dünyamızda, Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlere düşen görev bu bilim meş'alesine sahip çıkmaktır.

    Hiç şüphe yok ki, Cumhuriyet gençliği, Atatürkün ne derecede elverişsiz şartlar içinde ne kadar büyük güçlükleri aştığını hatırlayarak, onun engin yurtseverliğinden ve aydınlık düşüncelerinden ilham alarak, çağdaş bilim ve teknolojiye egemen olacak, en çetin güçlükleri yenecektir.

Turhan Feyzioğlu
Atatürk Araştırma Merkezi ÜyesiATATÜRK VE CUMHURİYET EĞİTİMİ

   Birinci Dünya Savaşı sonunda batılı devletler, askerî, siyasî ve ekonomik olarak bitmiş zannıyla, altı yüzyıllık Osmanlı Devletini paylaşmanın çok kolay olacağını düşünüyorlardı. Onlara göre, yeni bir kimlikle ortaya çıkmak isteyen Türk ordusu, başlatmış olduğu Kurtuluş Savaşı'ndan galip çıksa bile, tahrip olmuş hiçbir kurumunu yeniden inşa edemezdi. Ancak, batılı devletlerin görmezden geldiği bir lider vardı. O da Mustafa Kemal'di. Türk ulusu, büyük önderi sayesinde olağanüstü gayretlerle bağımsızlığını kazanmış, yeniden yapılanma yolunda inkılâpları hızla uygulamaya koymuştur.

   O Büyük Önder ki, savaş meydanlarından sonra asıl kazanılması gereken savaşların, ekonomik zaferler olduğunu, aksi takdirde çok büyük zaferlerin bile kısa bir sürede unutulacağını biliyor; bunun için de Kurtuluş Savaşı bitiminde İzmir'den Ankara'ya dönüşünde:"Küçük savaş bitti. Asıl büyük savaş yeni başlıyor. Büyük savaş cehaletle yapılacak olan savaştır. Bunun tek yolu da millî bir eğitim politikası oluşturmaktır." diyordu. Hedef, Türk milletinin geri kalmasına sebep olan bazı kurumların yerine, toplum hayatında çağdaş gelişmeyi sağlayacak modern kurumlar oluşturmak ve kalkınmadaki temel atılımları bir an önce gerçekleştirmekti. Bunun yolu eğitimden geçmekteydi. Atatürk'e göre: "Eğitim, bir milleti ya hür müstakil, şanlı yüksek bir cemiyet hâlinde yaşatır, ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder." İşte bütün bunları gerçekleştirmenin en etkili yolu eğitimde yapılacak köklü devrimler ve değişikliklerdi. Atatürk, eğitimin millî, lâik, akılcı, gerçekçi ve ihtiyaca cevap veren bir öze sahip olması için gerekli tedbirleri alarak, dil, tarih, hukuk ve yazı alanlarında yapılan köklü değişikliklerle çağdaş gelişmenin önünü açmıştı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temeller üzerinde kurulması için özellikle millî eğitim işlerinde başarıya ulaşılması gerekiyordu. Bu yüzden Atatürk, gittiği her yerde ve katıldığı bütün toplantılarda, cehaletin ve yoksulluğun ancak eğitim yoluyla ortadan kaldırılacağını önemle belirterek gerçekleri açıklamıştır.

    Türk ulusu, eğitim kadrosunu oluşturmak için bütün güçlerini seferber ederek öğretmenler yetiştirmiş ve bu eğitim ordusunu yurdun dört bir tarafına dağıtmıştır. Artık cehaletle savaş başlamıştır. Bu savaş, aynı zamanda tarih boyunca aleyhimize kullanılan bütün olumsuzluklara karşı yapılan bir savaştı. Bu savaş ile bütün dünya, hayretler içerisinde Türkiye'deki değişimleri izleme durumunda bırakılmıştır. Yıkıntılar üzerinde genç, dinamik ve modern bir devletin filizleri yeşermeye başlamıştır. Bu durum için: "Az zamanda büyük işler başardık." diyordu Büyük Önder. Gerçektende kısa süre içerisinde, eğitim-öğretimdeki kurumlar yaygınlaştıkça yeni kadrolar yetişmiş, bu kadroların çalışmaları ihtiyaca cevap verdikçe, kalkınmada büyük gelişmeler sağlanmıştı. Köy enstitüleri, diğer yüksek okul ve üniversitelerin açılmasıyla çok önemli şahsiyetler yetişmiş ve bu şahsiyetler herkesi gururlandıracak işler yapmışlardır.Atatürk bir sözünde,"Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla pes edip, taviz vermediğimizi, aklı ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Bundan dolayıdır ki ben, manevî miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır." diyerek bizlerin daha çok çalışmamızı ve müreffeh bir toplum olmamızı şiddetle istemiştir. Yine bir konuşmasında,"Zaman sür'atle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri sürmek aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur." demiştir.Her konuda olduğu gibi eğitim ve öğretime Atatürk kadar önem veren kaç lider var, doğrusu merak ediyorum. "Erkek ve kız çocuklarınızın, aynı surette bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin âmeli olması mühimdir. Memleket evlâdı her tahsil derecesindeki iktisadî hayatta âmil, müessir ve muvaffak olacak şekilde teçhiz olmalıdır." diyen Atatürk bunun için de, "Öğretmenlerin çok iyi yetişerek Türkiye Muallimler Birliğinin bütün memlekette taazzuvuna, Konya'yı olduğu gibi Van'ı ve Hakkâri'yi de teşkilâtı dahiline almasına ve her köyde âzaya mâlik bulunmasına derin bir alâka ile intizar edeceğim.

    Muallimler, Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli, bu evsaf ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir." diyerek en fazla öğretmenleri önemsemiştir. Bu sebeple Atatürk'ün manevî mirasına en fazla sahip çıkması gereken kesim, öğretmenlerdir. Tabiî ki öğretmen yetiştiren kurumların da kaliteli bir eğitimi gerçekleştirebilecek şekilde teknolojik araç ve gereçlerle donanmaları şarttır. Sadece bu şekilde sağlıklı düşünen, çalışkan, üreten ve milletini seven nesiller yetiştirebiliriz. Buna da çok ihtiyacımız var. Çünkü, bu ülkenin kişilikli, bilgili ve çalışkan insanlara ihtiyacı var. Gerçekten de artık, sanayicisiyle, işçisiyle, köylüsüyle, esnafı, memuru ve öğretmeniyle Atatürk'ün belirttiği gibi çağdaş eğitim sistemimizi yerine oturtmamız gerekir. Huzurlu, mutlu ve zengin bir ülke olmanın yolu buna bağlı demeye gerek var mı acaba?!...

Zeynel YÜKRÜK Murat İANADOLU VE CUMHURİYETE SESLENİŞ

   Ey Anadolu'm, güzel yurdum, Türkiye'm!Sen bin yıldır milletimize Halil İbrahim sofrası oldun. Biz çoğaldıkça sen bereketlendin. Senin suyunu içtik, senin hür havanı soluduk. Senin ekmeğini yedik, senin sofranda beslendik. "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı" varsa Türkiye'min bu bereketli sofrasının "sonsuza kadar" hatırı vardır. Öyleyse bu sofraya "bıçak sokan" ya nankördür ya da gafildir. Ey Cumhuriyetim!"Günlerden bir gün... Uzak değil, dün gibi yakınNe Fatih'le İstanbul, Ne Süleyman'la Viyana önlerindeyiz...İstiklâl Savaşı'nın zor günlerindeyiz." Yukarıda gök çökmüş üstümüze, aşağıda yer yarılmış yutmuş bizi. İngiliz'i, Fransız'ı, Yunan'ı kıskıvrak yakalayıp tutmuş bizi. Sonunda:Bir "Seyit Çavuş"un, bir "Zeybek"in, bir"Dadaş"ın, bir "Adsız Kahraman"ın attığı mermi bu savaşta dengeyi bozmuş. İşte bu dengenin önderi ATATÜRK, bayramı CUMHURİYET'tir.

    Bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun!...Ey Anadolu'm, güzel yurdum! Sen, kederi kederimize, sevinci sevincimize, kaderi kaderimize benzeyen ölümsüz vatanımız...Ağrı'da dik başlı, Güneyde Fırat akışlı, Toroslarda sümbül kokuşlu, Antalya'da dört mevsim yazlı, Erzurum'da "on bir ay yirmi dokuz gün kışlı" güzel Türkiye'm... Yozgat'ta kömür gözlü, Isparta'da gül yüzlü Anadolu'm...Sen bin yıldır doğanımıza beşik, ölenimize mezar oldun. Bizler de beşikten mezara kadar sana sahip çıkacağız. Ey Cumhuriyetim!"Günlerden bir gün... Uzak değil, dün gibi yakınNe Fatih'le İstanbul, Ne Süleyman'la Viyana önlerindeyiz...İstiklâl Savaşı'nın zor günlerindeyiz." Bütün düşmanlarımız kıskıvrak yakalamış bizi. Sonra: Biri Dicle, biri Fırat, biri Sakarya... Anadolunun bağrında ayağa kalkmış üç kardeş ırmak. Aynı vatan, aynı bayrak. Bu savaşta üç nehrin bir düşmana akması dengeyi bozmuş. İşte bu akışın önderi ATATÜRK, meyvesi CUMHURİYET'tir. Bu akışı bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun!...

    Ey Anadolu'm, Güzel Türkiye'm!Bir gün bir Ferhat, sendeki bir güzele sevdalandı. Bu sevda uğruna dağları deldi...Ey güzel yurdum!Biz sendeki bir değil, bin bir güzelliğe sevdalıyız... Senin için dağları değil, çağları bile deleriz. Uğrunda bir değil bin kere ölürüz. Ey Cumhuriyetim!"Günlerden bir gün... Uzak değil, dün gibi yakınNe Fatih'le İstanbul, Ne Süleyman'la Viyana önlerindeyiz...İstiklâl Savaşı'nın zor günlerindeyiz." Düşman her yanı sarmış, elimiz kolumuz bağlanmış. Sonra: Biri Yunus, biri Hacıbektaş-ı Veli...Anadolu'nun aynı yöne bakan iki mânâlı gözü. Bu savaşta iki gözün bir hedefe bakması dengeyi bozmuş. İşte bu bakışın önderi ATATÜRK, hedefi CUMHURİYET'tir.

    Bu bakışı bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun. Ben bir öğretmenim Anadolu'ya ve Cumhuriyet'e seslendim. İsterim ki öğrencilerim sevdalansın.

Ali YÜCEL Dörtyol Payas Yunus Emre İlköğretim Okulu Öğretmeni HATAY

lköğretim O. Md. Yard. / ELAZIĞ

 

 

İŞTE CUMHURİYETTEN BEKLEDİĞİMİZ NETİCE


   Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa'ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmaktaydı. Bir kadının elinde bir kâğıtla Atatürk'e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata'nın yolunu keserek titrek bir sesle:
- Beni tanıdın mı oğul? dedi. Ben sizin Selanik'te komşunuzdum. Bir oğlum var. Devlet demiryollarına girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz.
Atatürk'ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Elleriyle geniş jestler ya-parak ve yüksek sesle:
- Oğlunu almadılar mı? dedi. Ben tavsiye ettiğim hâlde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş... Çok iyi yapmışlar... İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak...
Kadın, kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta kendinden geçmiş bir sesle:
- İşte cumhuriyetten beklediğimiz netice... diyordu.

Hulusi KÖYMENSEÇİM BİZİM

   Türkiye Cumhuriyeti yetmiş yedi yıllık oldukça genç bir ülkedir. Yetmiş yedi yıldır oluşma, gelişme, varlığını sürdürebilme, kendini kanıtlayabilme gibi yoğun çabalar içinde olan Türkiye, tarihi boyunca inişler ve çıkışlar yaşamıştır ve yaşamayı sürdürecektir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde yoğun bir kapalılık ve geri kalmışlığın içinde bulunan Türk milleti, Kurtuluş Savaşı'yla birlikte üzerindeki aksiliklerden silkinmiş ve ilerleme yolundaki adımlarını hızlı hızlı atmaya başlamıştır. İşte Türk milletinin içindeki potansiyel enerjiyi harekete dönüştüren, onlara var olan gerçekleri gösteren ve içlerindeki gücü kullanmak için gereken güveni sağlayan insan Mustafa Kemal Atatürk'tür! Mustafa Kemal içindeki özgürlükçü ve milliyetçi haykırışları halkıyla paylaştı. Bu paylaşım, halkın içinde ezelden beri var olan fakat kimilerince yıllarca bastırılmış duyguları ayaklandırdı. Mustafa Kemal ve halkı, el ele verdi ve devrim meş'alesini yaktı. İşte o dönemlerden temeli atılan görüşler, anlayışlar, inanışlar ve yenilikler günümüze dek süregeldi.

    Türk milleti her tökezlemesinde, her yanılışında sığınacak bir kimse aramaya başladı. Yeni Mustafa Kemallerin doğmasını ve yeniden kendilerini kurtarmasını umdu. Boşa bir bekleyiş başladı ve hâlen sürmekte...Oysa Mustafa Kemal'in halkına öğretmeyi en çok istediği şey "Medet ummamaktır!" ilerlemek için çalışmak, çalışmak için istemek, istemek içinse yurdunu gerçek anlamda sevmek gerekmektedir. Mustafa Kemal bize ışıklı bir yol sundu. Bu yolda ilerlemek ya da ilerlememek bizim elimizde.Onun yaşamı, söyledikleri, öğütleri Türk milletinin en büyük hazinesidir. Atatürkçü olmak demek onu anlamak, geçmişe bakıp günümüz için ders almak demektir. Atatürkçü olmak demek onun fikirlerini öğrenmek, özümsemek, söylediklerini tartışabilecek kadar açık yürekli olmaktır. Atatürkçü olmak demek vatanını, insanını, kendisini sevmek demektir. Atatürkçü olmak demek ileri gitmek, devrimin ışığını yüreğinde hissetmek demektir!Türk genci Atatürkçü olmak zorunda mıdır? Türk genci yalnızca gerçekleri görmek, okumak, anlamak zorundadır. Çalışmayı ilke, aydınlığı hedef edinmek zorundadır ve tüm bunları başarabilmek için kendisine örnek olan, yaşamıyla ve sözleriyle bir rehber niteliğindeki Ata'sından faydalanmalıdır.Atatürkçü olmalıyız. Ama Atatürk'ü gerçekten tanıyarak.Onun fikirlerini öğrenerek ve yorumlayarak. Ancak o zaman gerçekleri fark eder, yerinde saymanın geri gitmekten başka bir şey olmadığını anlar ve Atatürk'ü bazılarının neden anlamak istemediğini kavrarız!

    Önümüzdeki yollar belli. Ya ışıklı yolların sonundaki aydınlık gelecek, ya karanlıkların içindeki geri kalmışlık... Seçim Bizim!

 

6824
0
0
Yorum Yaz
banner banner_beyaz_esya_160x600 Image Banner
Siberailem_banner kirmizi120x600 Image Banner
toplist - evden eve nakliyat - msn
Zirve100 Toplist
site ekle