Edebiyat alanı içerisinde yer alan metinler kesin çizgilerle olmamakla
beraber sanat eserleri ve düşünce eserleri olmak üzere ikiye ayrılır.
Sanat eserleri, sanatçıların duygu, düşünce ve hayal dünyasından
beslenen, imge ve izlenimlerle zenginleşen eserlerdir. Şiir, masal,
hikâye, roman, tiyatro, sinema vb. bu grupta yer alan eserlerdir.
Herhangi bir konuda bilgi vermek, okuyucuyu aydınlatmak amacıyla
yazılan makale, fıkra, deneme, eleştiri, söyleşi gibi eserlere düşünce
eserleri denir.
Öte yandan anı, günlük, mektup gibi türlerde sanatçının anlatımındaki üslubuna göre sanat eseri ya da düşünce eseri sayılabilir.
Bunlardan sanat eserleri bir olay çevresinde gelişirse kendi arasında
anlatmaya bağlı sanat eseri ve göstermeye bağlı sanat eseri olmak üzere
ikiye ayrılır. Masal, destan, hikâye, roman, halk hikâyeleri anlatmaya;
komedi, trajedi, dram Karagöz, meddah, orta oyunu gibi türler de
göstermeye bağlı sanat eserlerini oluşturur.
Anlatmaya bağlı eserler ile göstermeye bağlı eserler bazı bakımlardan benzerlikler ve farklılıklar gösterir.
Benzerlikleri:
1. Her iki tür de bir olay çevresinde gelişir. Bu temel olayın etrafında daha küçük çapta gelişen olaylar yer alır.
2. Her iki türde de insanların başlarından geçen ya da geçebilecek nitelikteki olaylar gösterilir.
3. Olaylar belirli bir zaman diliminde geçer.
4. Anlatılan olaylardan etkilenen insanlar ya da varlıklar vardır.
Bunlara eserin kahramanları denir. En çok etkilenen varlığa eserin
başkahramanı (başkişisi) denir.
5. Olayın serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur. Yani olayın bir başlangıcı, gelişmesi ve sonunda da çözümlenişi vardır.
6. Ele alınan olayların anlaşılması için tasvirlere ya da dekorlara yer verilir.
7. Metinlerin bir yazarı vardır.
Farklılıkları:
1. Anlatmaya bağlı türlerde olayın mutlaka bir anlatıcısı vardır. Bu
anlatıcı olayı ilahî bakış açısıyla, kahramanın bakış açısıyla ya da
gözlemci bakış açısıyla anlatır.
2. Göstermeye bağlı eserlerde, sosyal hayatta karşılaşabileceğimiz olaylar sahnede gösterilir.
3. Eserdeki olaylar aktör (erkek oyuncu), aktris (bayan oyuncu) adı
verilen oyuncular tarafından canlandırılır. Sosyal yaşamın ve insan
karakterinin eleştirisi yapılır.
4. Bu iki tür arasında kullanılan dil ve anlatım biçimi de birbirinden
farklıdır. Anlatmaya bağlı eserlerde uzun ve kurallı cümleler
kullanılırken göstermeye bağlı eserlerde günlük konuşma dili
kullanılır. Cümleler daha açık ve kısadır. Söylenen sözün izleyici
tarafından anlaşılması beklenir, bunun için daha açık ve kısa cümleler
kullanılır. Konuşma dilinin canlılığı sahnede yansıtılır.
Anlatmaya bağlı edebî metinler kurmaca ürünü olan metinlerdir. Masal,
hikâye, roman vb. türler yazarın kurgusu sonucu oluşmuştur. Bu tür
metinler anlatıcının bakış açısından ortaya konmaktadır.
Anlatmaya bağlı edebî metinlerde genel olarak üç tür bakış açısı kullanılır.
1. İlâhî Bakış Açısı: Edebî metinlerde kullanılan en eski yöntemdir. Bu
yöntemde sınırsız bir bakış açısı vardır. Anlatıcı, Hikâyede
anlatılanların tamamını bilen bir varlıktır. Kahramanların gizli
konuşmalarını, kafalarından ve gönüllerinden geçeni anlatır. Zaman
zaman kendi yorumlarını ekleyebilir, açıklamalarda ve yargılarda
bulunabilir. Hikâyede ne kadar kişi varsa her birinin açısından
olayları ayrı ayrı görmemiz sağlanır. Hikâyeyi kimi zaman hızlandırma,
kimi zaman da yavaşlatma olanağı vardır.
2. Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olayı anlatan "ben"
vardır. Bu ben, Hikâyenin kahramanı olabileceği gibi tanık ya da
gözlemcisi olabilir. Olayları anlatan kişinin bilgisi, deneyimi,
algılama ve yorumlama yeteneğiyle sınırlıdır. Olaylar ancak anlatıcının
başından geçtiği ya da gözüyle gördüğü (tanık olduğu) biçimiyle
anlatıldığından inandırıcılığı yüksektir.
3. Gözlemci Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olaylar dışarıdan
görüldüğü biçimiyle nesnel bir tarzda aktarılır. Olaylar bize
anlatılmıyor da kişinin gözünün önünde oluyormuş izlenimi verilir.
Kişilerin duygu ve düşünceleri eylemlerinden çıkartılır. Kişiler ve iç
dünyaları ile ilgili kendi söyledikleri ve davranışlarını dikkatle
izleyerek bir fikir sahibi olunabilir.
Bir edebî metinde birden fazla bakış açısıyla yazılmış bölümler
bulunabilir. Aynı konu farklı biçimlerde anlatılır. Aynı manzarayı
izleyenler farklı noktalara dikkat ederler; farklı biçimde konu olarak
ele alınır.
Anlatmaya bağlı edebî metinlerde tasvirin önemli bir yeri vardır. İnsan
daima dış çevrenin etkisi altındadır. Anlatmaya bağlı eserlerin
kahramanları da sosyal bir çevre içerisinde yaşar. Zaman zaman bu
çevreden etkilenir; zaman zaman da çevreyi etkiler. Böylece sosyal
çevre ile bütünleşir. Kahramanların konuşma tarzından, ileri sürdüğü
fikirlerden dış çevreyi anlamak mümkündür. Yine yaşadığı odanın ve
kullandığı eşyaların düzeninden iç dünyasını anlamak mümkündür. Bu
nedenle anlatmaya bağlı metinlerde olayı aydınlatıcı, tamamlayıcı
tasvirler yapılır. Süs olsun diye yapılan tasvir eserin değerini
düşürür.
Edebî metinler her insanın bilgi düzeyine anlayışına ve psikolojik
durumuna göre anlam kazanır. Metni okuyan herkes kendine göre yorumlar.
Günlük hayatta herkes sosyal bir çevre içerisinde yaşar. Ağacı, çiçeği,
yaprağı görür. Ancak bu varlıklar kişi üzerinde farklı etkiler bırakır.
İnsan birtakım olaylarla yüzleşir. Bunlar hayatın gerçekleridir.
Şairler, yazarlar günlük hayatta karşılaştığımız gerçek olayları
eserlerinde işlerler. Ancak sanatçılar gerçek hayattaki olayları duygu,
düşünce ve hayal dünyasındaki zenginlikler ile izlenimlerini katarak
aktarırlar. Zaman zaman tasvirlerden, kişilerin iç dünyasındaki
zenginliklerden yararlanır. Gerçeği süsleyerek anlatırlar. Bu bakımdan
sanatçıların gerçeklikleri ile günlük hayattaki gerçeklik birbirinden
farklıdır.
Edebî eserlerde yazarlar sözcükleri gerçek ya da mecaz anlamda
kullanırlar. Yazarların kullandıkları dili bilmekte yarar vardır.
Metinde onların kullandıkları sözcüklerin, kavramların anlamını bilmek,
metnin anlaşılmasında ve yorumlanmasında büyük önem taşır.
Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler
Hikâye: Hikâyenin sözlük anlamı bir olayı, sözlü veya yazılı olarak
aktarmak, anlatmak demektir. Edebiyatta ise, insanların başlarından
geçen veya geçme olasılığı bulunan olayları kişilere bağlı olarak belli
bir yer ve zaman içerisinde anlatan kısa yazılara Hikâye denir.
Hikâyede mutlaka bir olay ya da durum ele alınır. Ele alınan konu, yer
ve zaman gösterilerek anlatılır.
Hikâyede yaşanmış olaylar anlatılabileceği gibi tamamen hayalde
tasarlanan fakat yaşanabilir olaylar da anlatılabilir. Anlatılan olayın
en ilgi çekici yönleri vurgulanır, okuyanda bir zevk ve heyecan
uyandırması beklenir.
Hikâyelerde ele alınan olay kısa olarak işlenir. Olaydaki kişilerin
sayısı azdır. İnsan yaşamının sadece bir yönü üzerinde durulur, temel
olaylar anlatılır, gereksiz ayrıntılara girilmez.
Hikâye türünün kaynağı, Hint edebiyatında Binbir Gece Masalları'na
kadar uzanır. 13. yüzyılda İtalyan edebiyatında Boccacio (Bokasyo)'nun
"Dekameron (On Günlük)" adını taşıyan eseri bu türün ilk örneğidir.
XVIII. yüzyılda Voltaire hikâye türünde ürünler verir. İnsan dışı
yaratıkları ve olmayacak olayları da hikâyelere karıştırır. Gerçek
hikâye devri XIX. yüzyıl sonlarında realistlerle başlar. Alphonse
Daudet, Guy de Maupassant gibi Fransız yazarlar hikâye örnekleri
vermişlerdir.
Yine XIX. yüzyıl sonunda yetişen Stevenson, Rudyard Kipling gibi
İngiliz hikâyeciler gözlemlere, serüvenlere ve bol şiirli anlatımlara
başvurmuşlardır.
Mizahî hikâyeleri ile Mark Twain, O. Henry, daha sonra John Steinbeck,
Anton Çehov gibi sanatçılar hikâyeleri ile ün kazanmışlardır.
Bizde Batılı anlamda hikâye 1870'lerden sonra görülmeye başlar. İlk
hikâye denemesi, Emin Nihat'ın Müsameretnâme'sidir (1873). On iki
parçadan oluşan bu eser, uzun kış gecelerinde eş ve dostun anlattığı
hikâyeler biçimindedir. Bu yönüyle Binbir Gece Masalları ve Dekameron
Hikâyeleri'ni anımsatır.
Batılı anlamda ilk hikâye örneklerini Ahmet Mithat Efendi Letâif-i
Rivâyât (1880–1890) adlı eseriyle vermiştir. Samipaşazade Sezai Küçük
Şeyler ile Nabizade Nazım da Karabibik adlı eseriyle bu türün ilk
örneklerini vermişlerdir.
Batı tarzı hikâyenin ilk olgun örneklerini Servet-i Fünûncular
vermiştir. Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Rauf gibi
yazarlar, Maupassant tarzında hikâyeler yazmışlardır.
Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Reşat
Nuri Güntekin, Hüseyin Rahmi Gürpınar bu türü devam ettirmişlerdir.
Ayrıca, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık,
Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı), Sevinç Çokum, Orhan
Kemal, Bekir Yıldız, Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Mustafa Kutlu, Necati
Cumalı, Adalet Ağaoğlu, Tarık Buğra gibi sanatçılar hikâye türünde
eserler vermişlerdir.
Hikâye Çeşitleri: Hikâyeler oluşumlarına göre olay Hikâyesi ve durum Hikâyesi olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Olay Hikâyesi: Olay Hikâyesi, ele alınan olayların mantıksal bir
gelişim içerisinde verildiği Hikâyelerdir. Bu tür Hikâyelerde olaylar;
serim, düğüm ve çözüm bölümlerine uygun olarak anlatılır. Olayların
gelişiminde kişi, yer ve zaman ögeleri göz önünde bulundurulur. Bu tür
Hikâye Fransız edebiyatında Maupassant tarafından geliştirildiği için
Maupassant tarzı Hikâye adı da verilir.
2. Durum Hikâyesi: Olaylardan çok sosyal olgulara, duygu ve düşüncelere
önem veren Hikâyelere durum Hikâyesi denir. Durum Hikâyesinde; duygu,
düşünce ve hayaller ön planda olduğundan Hikâyenin diğer ögeleri;
zaman, yer ve yaşam koşulları ikinci planda yer alır. Bunlar anlatımda
okuyucuya sezdirilir. Bu tarz Hikâye Rus edebiyatında Anton Çehov
tarafından başlatıldığı için Çehov tarzı Hikâye olarak da adlandırılır.
Türk edebiyatında; Ömer Seyfettin ve Refik Halit Karay olay
Hikâyesinin, Sait Faik Abasıyanık ve Memduh Şevket Esendal da durum
Hikâyesinin önemli temsilcilerindendir.
Hikâyenin Ögeleri:
a. Kişiler: Hikâyede anlatılan olayları veya durumları yaşayan
kişilerdir. Hikâyede kişi sayısı azdır. Sadece bir veya birkaç kişi
vardır ve onun başından geçenler anlatılır. Hikâyede olayları yapanlara
ya da olaydan etkilenenlere Hikâyenin kahramanları denir. Kahramanın
kendine özgü ayırt edici özellik taşımasına karakter; benzerlerinin
niteliklerini abartılı bir biçimde üzerinde toplanmasına tip denir. Bu
bakımdan her birey bir karakterdir, tip değildir. Kıskançlık, cimrilik,
korkaklık, vb. birer tiptir.
b. Olay: Hikâye kişilerinin başından geçenlere olay denir. Hikâyede tek
bir olay ele alınır. Bazen bu temel olaya bağlı küçük çaplı yan olaylar
da olabilir. Ele alınan olayların gelişiminde mantıksal bir sıra
izlenir.
Olay hikâyelerinde, olay ön planda olmasına karşın, durum hikâyelerinde olay ya ikinci plandadır ya da yok denecek kadar azdır.
c. Zaman: Hikâyede ele alınan olayın başladığı ve bittiği bir zaman
dilimi mutlaka vardır. Olayların başlaması ile bitmesi arasındaki
sürece zaman denir. Olaylar bu zaman dilimi içerisinde gerçekleşir.
Bazı hikâyelerde olay veya durum son durumdan başa doğru gelişebilir.
ç. Yer: Hikâyede ele alınan olay belli bir yerde (mekânda) geçer. Bu
yer, okul, hastane, bahçe, sokak olabileceği gibi insanın iç dünyası da
olabilir. Hikâyede yer ya da çevre, betimlemelerle tanıtılır ve kısa
tutulur, ayrıntılara girilmez.
d. Dil ve anlatım: Hikâye ya birinci tekil kişinin ağzından ya da
üçüncü tekil kişinin ağzından anlatılır. Birinci tekil kişi olayın
içindedir. Üçüncü kişi ise olaya gözlemci, tanık olarak katılır.
Hikâye anlatış tarzı yazardan yazara farklılıklar gösterir. Her yazarın
kendine göre dili kullanma biçimi vardır. Buna üslup adı verilir.
Hikâyede Plan: Hikâyede anlatılan olayın mantıksal bir gelişiminin
sağlanması için iyi bir planlamanın yapılması gerekir. Planlama ile
okurun ilgisi hikâye sonuna dek canlı tutulur. Hikâyede; serim, düğüm
ve çözüm bölümleri bulunur.
Serim bölümü: Olayın geçtiği ortamın ve kişilerinin tanıtıldığı, yer ve
zamanın belirtildiği bölümdür. Olay ve olay kişilerinin betimlemesi bu
bölümde yapılır.
Düğüm bölümü: Bu bölüm başlayan olayın ne şekilde gelişeceğinin
belirlendiği bölümdür. Bu bölümde olaylar gelişir ve merak ögesi
yoğunlaşır.
Çözüm bölümü: Hikâyede ele alınan olayın sonuçlandığı bölümdür. Olaylar sona erer, yazarın amacı anlaşılır, olaylar çözümlenir.
Roman: Romanlarda, insanların başlarından geçen olaylar ayrıntılı bir
şekilde işlenir. Böylece insanların duygu, düşünce ve hayal dünyaları
geliştirilir. Yaşam deneyimleri artırılır.
Olmuş ya da olma olasılığı bulunan olayların bir büyük olayla örülerek
ayrıntılı bir şekilde yer ve zaman gösterilerek anlatıldığı uzun
yazılara roman denir.
Romanda ele alınan olay etrafında pek çok küçük olay anlatılır. Ele
alınan olayın gerçek ya da gerçeğe uygun olması, kişilerin gerçek
yaşamda gördüğümüz kişilere benzemesi, olayın geçtiği yer ve zamanın
belli olması çevre ve kişilerin ruhsal çözümlemelerine yer verilmesi
gerekir.
Romanlar yazıldığı devrin sosyal ve siyasal olaylarını yansıtır. Belli bir döneme ışık tutar.
Roman Çeşitleri: Romanlar bağlı oldukları akıma, işledikleri konulara ve içyapılarına vb. göre sınışandırılır.
Akımlarına göre:
1. Klâsik Roman: Biçim kusursuzluğuna akla ve sağduyuya dayanan romanlardır.
2. Romantik Roman: Duyguların ve hayallerin egemen olduğu romanlardır.
3. Realist Roman: Gerçekçi romanlardır. Yazarlar, eserlerinde kişiliklerini yansıtmazlar.
4. Natüralist Roman: Dünyayı daha da gerçekçi bir anlayışla ele alır.
Natüralist sanatçıya göre dünya bir araştırma lâboratuarı, insan da
denektir.
İşledikleri konulara göre:
1. Macera Romanı: Okuru heyecanlandırmayı amaçlayan gerilim ve korku
dolu olan, çağdaş bilim verileriyle düş gücünden oluşan, polisiye
olaylar üzerine kurulmuş, dedektif serüvenlerinin anlatıldığı ya da aşk
konusunun ele alındığı romanlara Macera Romanı denir. Bu tür romanlarda
"olay" her şey demektir. Olayların akışına uygun olarak çevre zengin,
çeşitli ve değişkendir. Kahramanlar da sürekli hareket halindedir.
Macera romanları, okuyucuya hoşça vakit geçirtir. Bu tür romanların
kaynağını; gezi kitaplarında anlatılan serüvenlerle destanlardaki
kahramanların başından geçen olaylarla ilişkilendirebiliriz.
XVIII. yüzyıl macera romanı yazarları arasında İngiliz yazar Daniel
Defoe, Robinson Crusoe romanıyla; XIX. yüzyılda Amerikalı Femere
Cooper, Casus ve Çizmeli Adam romanıyla; Rudyard Kipling Çengel Kitabı
ve Kim romanıyla dünya edebiyatında önemli bir yer tutar.
Ahmet Mithat Efendinin, Hasan Mellâh ve Dünyaya İkinci Geliş adlı romanları macera romanının bizdeki ilk örnekleri sayılır.
2. Belgesel Roman: Konusunu tarihî olaylardan ve kişilerden alan,
gerçek olaylardan yola çıkan, araştırma ve incelemeye dayalı romanlara
Belgesel Roman denir. Bu tür romanlarda yazar, tarihî gerçekleri kendi
hayal gücü ile birleştirerek anlatır. Böylece bir gerçekler sahnesi
olan tarih, okuyucu için ilgi çekici bir hâle gelir.
Belgesel roman türünün ilk büyük yazarı Walter Scott’tır.
Romantiklerden Victor Hugo, "Notre Damın Kamburu" adlı romanıyla bu
türün güzel örneklerinden birini vermiştir. Namık Kemal'in yazdığı
Cezmi, ilk belgesel romanımızdır.
3. Çözümlemeli (Psikolojik) Roman: Kişilerinin iç dünyalarını yansıtan,
ruh çözümlemelerine önem veren romanlara Çözümlemeli Roman denir.
Görünen olaylardan çok, olayların kişi üzerindeki etki ve yansımalarını
konu edinen romanlardır. Bu tür romanlarda, ruhun derinliklerine inilir
ve bilinçaltındaki gizemli istekler açığa vurulmaya çalışılır.
Madame De Le Fayette, La Princesse De Cieves (Prenses Dö Kiev) adlı
romanıyla çözümlemeli romana ilk örneği vermiştir. Goethe, Paul
Bourget, Dostoyevski, Marcel Proust, Franz Kafka, Andre Gide, Albert
Camus tanınmış çözümlemeli roman yazarlarıdır. Mehmet Rauf'un, Eylül
adlı romanı, Türk edebiyatının ilk çözümlemeli romanıdır. Ayrıca Halit
Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Abdülhak Şinasi Hisar bu türde eserler
vermiştir.
4. Tezli (Sosyal) Roman: Toplumsal sorunları konu alan, bu sorunlara
ışık tutarak çözüm yolları üreten romanlara Tezli Roman denir.
Sosyal romanın ilk örneği, Victor Hugo'nun, Sefiller romanıdır. Türk
edebiyatında Namık Kemal'in İntibah, Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun
Beyle Rakım Efendi, Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt, Recaîzade Mahmut
Ekrem'in Araba Sevdası, Nabizade Nazım'ın Zehra isimli romanları,
sosyal içerikli romanlardır. Daha sonraki dönemlerde, Hüseyin Rahmi
Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri
Güntekin, Memduh Şevket Esendal, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Orhan Kemal
gibi pek çok yazarımız sosyal konulan işlemiştir.
Türk edebiyatında modern romanın ilk örnekleri, Tanzimat döneminde
görülmeye başlar. Bunlar çeviri eserlerdir. İlk eser, Yusuf Kâmil
Paşanın, Fenelon'dan yaptığı Telemague (Telemak) çevirisidir. Daha
sonra Victor Hugo'nun, Hikâye-i Mağdurîn (Mağdurun Hikâyesi) adıyla
yayınlanan Sefilleri, Daniel Defoe'nun Robenson Hikâyesi adıyla
çevrilen Robinson Crusoe'dur.
Edebiyatımızda ilk yerli roman, Şemsettin Sami'nin, Taaşşuk-ı Talat ve
Fıtnat (Talat ve Fıtnat'ın Aşkı)'tır, Sonra Ahmet Mithat Efendi, Hasan
Mellâh'ı, Namık Kemal, ilk edebî roman kabul edilen İntibah'ı yazmıştır.
Bu öncü yazarlardan sonra Recaîzade Mahmut Ekrem, Araba Sevdasını; Sami Paşazade Sezai, Sergüzeşti yazmıştır.
Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk başarılı roman örneklerini,
Servet-i Fünûn sanatçısı Halit Ziya Uşaklıgil vermiştir. Aynı dönemde
Mehmet Rauf ve Hüseyin Rahmi Gürpınar da roman türünde eserler
vermişlerdir.
II. Meşrutiyet ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar ve Reşat Nuri Güntekin, Türk
toplumunun sıkıntılarını, memleket ülküsünü, toplumda kadının yerini,
insan sevgisini işleyen romancılarımızdır.
1940'larda yurt ve köy sorunlarına yöneliş başlar. Nurullah Ataç’la dil
sadeleşir. Her türlü konuda, çağdaş insanın sorunlarına eğilen
yazarlarımız; Ahmet Hamdi Tanpınar, Refik Halit Karay, Abdülhak Şinasi
Hisar, Memduh Şevket Esendal, Peyami Safa, Kemal Tahir, Tarık Buğra,
Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Halikarnas Balıkçısı, Necati Cumalı, Oktay
Akbal vb.
Köye yönelen sanatçılarımız; Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Abbas Sayar vb.
Günümüzde ise, Vedat Türkali, Adalet Ağaoğlu, Attilâ İlhan, Oğuz Atay,
Pınar Kür, Selim İleri, Mehmet Eroğlu, Erdal Öz, Ferit Edgü, Orhan
Pamuk, Sevinç Çokum, Buket Uzuner, Ayla Kutlu, Ahmet Altan vb.
sanatçılarımızı sayabiliriz.
Romanın Ögeleri
a. Kişiler: Romanda anlatılan olayları gerçekleştiren kişilerdir.
Kişilerin olağanüstü nitelikleri yoktur; gerçek yaşamda gördüğümüz
kişilere ya tip ya da karakter olarak benzemelidir. Bunlardan belirli
bir sosyal sınıfı ya da eğilimin özelliklerini üstünde taşıyan kişiye
tip denir. Cimri tip, içe dönük tip, sevecen tip vb. Karakter ise
kendine özgü tutum ve davranışları olan kişidir. Romanda betimlemelerle
kişilerin iç ve
dış yönleri tanıtılır, çevre ile bağlantıları ortaya konur.
b. Olay: Roman kişilerinin yaptığı eylemlere olay denir. Romanda ana
olay çerçevesinde pek çok küçük çapta olaylar gelişir. Bu olayların her
biri roman kişilerinin bir yönünü tanıtır. Romanda gereksiz olaylara
yer verilmemelidir. Gereksiz olay ve ayrıntılar eserin değerini düşürür.
c. Zaman: Romanda işlenen olaylar belli bir zaman diliminde geçer.
Olayların başlaması ile bitmesi arasında bir süreç vardır. Bu sürece
zaman denir.
ç. Yer: Olayın veya olayların geçtiği, kahramanların yaşamlarını
sürdürdüğü yerdir. Romanda yer, olayın kavranmasına, sunulmasına
yardımcı olmalıdır. Romanda çevre betimlemeleri, olayla ve olayın
kişileriyle ilgili önemli bilgiler verir.
d. Dil ve anlatım: Roman yazarının, kendine özgü dili kullanma becerisi
vardır. Kimi uzun cümleler kurar, kimi de kısa cümleleri
benimseyebilir. Kimi de devrik tümcenin ya da atasözü ve deyimlerin
anlatım gücünden yararlanır. Bu anlatım biçimine üslup denir.
Olaylar ya roman başkişisinin ya da üçüncü kişinin ağzından anlatılır.
ilk durumda yazar olayları yaşarken ikinci durumda yazar olaylar
karşısında gözlemcidir, tanıktır.
Yazarlar roman yazarken anılarından, kişisel gözlemlerinden ve alınan küçük notlardan yararlanır.
Romanda Plan: Romanda ele alınan olayların mantıksal bir gelişimi
yapılır. Temel olay çevresinde pek çok küçük olaylar işlendiğinden,
kişiler ile olaylar arasındaki ilişkinin kurulabilmesi iyi bir planlama
ile olasıdır.
Romanda da hikâyede olduğu gibi serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur.
Serim bölümü: Romana konu olan olaylar ile yer, çevre ve kişilerin
tanıtıldığı bölümdür. Bu bölümde olayın geçtiği zaman ile olay kişileri
ve çevre betimlemesi yapılır.
Düğüm bölümü: Romanda olayların karmaşık bir hâl aldığı, okuyucunun
merakının ve heyecanının yoğunlaştığı bölümdür. Romanda birden fazla
düğüm bölümü bulunabilir ve en uzun bölüm bu kısımdır.
Çözüm bölümü: Düğüm bölümündeki olayların çözümlendiği, merak ve
heyecanın giderildiği bölümdür. Bazı romanlarda sonuç, okuyucunun hayal
gücüne bırakılabilir.
Masal: Olağanüstü olaylarla süslü, olağanüstü kişilerin başlarından
geçen olayları anlatan eserlere masal denir. Masallarda genelde
olayların geçtiği yer ve zaman belli değildir. Masal bir ana olay
çevresinde daha küçük çaplı olaylar ve çatışmalar ile gelişir.
Anlatımda iç uyaklara (seci) yer verilir. Abartılı olaylarla süslenir.
Masallar kişilerin özellikle çocukların hayal dünyalarını geliştirir,
güçlendirir. Kişilerinden bir kısmı; devler, periler, cinler,
ejderhalar vb. doğaüstü yaratıklardır.
Masallar üç bölümden oluşur. Genelde bir varmış bir yokmuş diye
başlayan bölüme döşeme adı verilir. Asıl olayın anlatıldığı bölüm de
kendi arasında giriş, gelişme ve sonuç olmak üzere üçe ayrılır. Masalda
her şeyin güzel bir sonucu bağlandığı bölüm dilek bölümüdür. Bu bölüm
genellikle "Gökten üç elma düştü." diye bir tekerleme ile biter.
Masallarda genelde iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin savaşımı işlenir ve sonuçta iyiler kazanır, kötüler cezalandırılır.
Masallar genelde duyulan geçmiş zamanla anlatılır. Başında, ortasında
ve sonunda söylenen kalıplaşmış sözlere tekerleme adı verilir.
Masallarda gençliğe toplumun düşünüş tarzı, zevki kuşaktan kuşağa
aktarılır. Bölgeden bölgeye yayılır. Her bölgede farklı bir kimlik
kazanır.
Edebiyatımızda; Binbir Gece Masalları, Keloğlan Masalları, Kül Kedisi
gibi pek çok masal örneklerine rastlanır. Türk masalları, Pertev Naili
Boratav, Eflatun Cem Güney vb. başka yazarlarca derlenmiştir.
DESTAN: İslamiyet öncesi sözlü edebiyatın en yaygın türüdür.
Destanların bir kısmı evrenin, Dünya’nın, insanın nasıl oluştuğunu
anlatır. Bir kısmı ise, konularını tarihten, toplumu derinden etkileyen
olaylardan alır. Türk edebiyatında olduğu gibi dünya edebiyatında da
ilk edebi verimler olarak destanlar karşımıza çıkar.
Destanlar henüz aklın ve bilimin toplum hayatına tam anlamıyla hâkim
olmadığı ilk çağlarda ortaya çıkmış sözlü edebiyat ürünleridir.
Milletleri derinden etkileyen tarihî ve sosyal olayları anlatan manzum
ve mensur, edebî eserlere destan adı verilir. Bu tür edebî eserler
tabiî afetler (deprem, bulaşıcı hastalık, kuraklık, kıtlık, yangın
vb.), göçler, savaşlar ve istilâlar gibi önemli olayların etkisiyle
tarihin eski çağlarında meydana gelmiştir.
Destanlar üç safhada oluşur:
a) Doğuş safhası: Bu safhada milletin hayatında iz bırakan önemli
tarihî ve sosyal olaylar, bu olaylar içinde yüceltilmiş efsanevî
kahramanlar görülür.
b) Yayılma safhası: Bu safhada, söz konusu olay ve kahramanlıklar,
sözlü gelenek yoluyla yayılır. Böylece bölgeden bölgeye ve nesilden
nesle geçer.
c) Derleme (yazıya geçirme) safhası: Bu safhada, sözlü gelenekte
yaşayan destanı, güçlü bir şair, bir bütün hâlinde derleyip manzum
olarak yazıya geçirir. Çoğu zaman bu destanların kim tarafından
derlendiği ve yazıya geçirildiği belli değildir.
Destanların genel özellikleri:
1. Anonimdirler.
2. Genellikle manzumdurlar. Az olmakla beraber nazım-nesir karışık olan
destanlar da vardır. Bazıları, manzum şekilleri unutularak günümüze
nesir hâlinde ulaşmıştır.
3. Olağan ve olağanüstü olaylar iç içedir.
4. Destan kahramanları olağanüstü özelliklere sahiptir.
5. Destanlar, tarihî ve sosyal olaylardan doğarlar. Bu eserlerde
genellikle, yiğitlik, aşk, dostluk, ölüm ve yurt sevgisi gibi temalar
işlenir.
Bir edebiyat türü olan destan, zamanla asıl anlamını yitirmiş, âşık
edebiyatında savaşları, ünlü kişileri, gülünç olayları anlatan eserlere
de destan denilmiştir.
Destan çeşitleri:
Destanlar, oluşum biçimlerine göre ikiye ayrılır:
1.Doğal(Tabiî) Destan: Önce bir şair tarafından söylenen, zamanla şairi
unutularak anonimleşen destanlardır. Bunlar, dilden dile dolaşırken
büyük değişikliklere uğrar. Mesela Ergenekon Destanı doğal destandır.
2.Yapma (Sunî) Destan: Doğal destandan temel farkı, anonim nitelik
taşımamasıdır. Bir şair tarafından, doğal destanlara benzetilerek
yazılır. Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Üç
Şehitler Destanı adlı eserleri, birer yapma destandır.
İlk Türk Destanları
1.Altay-Yakut: Yaradılış Destanı
2.Sakalar Dönemi: a. Alp Er Tunga Destanı b. Şu Destanı
3.Hun Dönemi: a. Oğuz Kağan Destanı b. Attila destanı
4.Köktürk Dönemi: a. Bozkurt Destanı b. Ergenekon Destanı
5.Uygur Dönemi: a. Türeyiş Destanı b. Göç Destanı
İslamiyet’in Kabulünden Sonraki Türk Destanları
1. Karahanlı Dönemi: Saltuk Buğra Han Destanı
2. Kırgız Manas Destanı
3. Türk-Moğol: Cengiz-name
4. Tatar-Kırım: Timur ve Edige Destanları
5. Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri:
a. Seyyid Battal Gazi Destanı
b. Danişmend Gazi Destanı
c. Köroğlu Destanı
Türklerin Doğal Destanları:
Saka Destanları: Saka Türklerine ait bu destan da, Şu Destanı ve Alp Er
Tunga Destanı olmak üzere iki parçadan oluşur. Bunlar Şu ve Alp Er
Tunga adlarındaki komutanların hayat hikâyeleri üzerine kurulmuştur.
Hun Destanları: Oğuz Kağan Destanı ve Attila destanı olmak üzere iki
destandan oluşur. Oğuz Kağan Destanı Hun hükümdarı Mete’nin hayatını
konu alır; ancak onu olağanüstü niteliklere büründürerek anlatır. Bu
destan, daha sonra değişikliklere uğrayarak İslami bir nitelik
kazanmıştır.
Köktürk (Göktürk) Destanları: Birbirini tamamlayan Ergenekon Destanı ve
Bozkurt Destanı’ndan oluşur. Bunlarda Türklerin tarih sahnesine nasıl
çıktıkları ve hangi soydan geldikleri üzerine efsaneler anlatılır.
Uygur Destanları: Türeyiş Destanı ve Göç Destanı olmak üzere iki
destandan oluşur. İlki Uygurların var oluşunu; ikincisi yurtlarından
göç etmek zorunda kalışlarını anlatır.
Not: Kırgız Türklerinin Manas Destanı XI.-XII. yüzyıllarda oluşmuş, bir
destandır. İslâmiyet öncesi Türk kültüründen izler taşımakla birlikte,
İslâmî unsurlar daha ağır basmaktadır.
Milli Bir Destanın Özellikleri:
a. Yazarı bütün toplum, yani anonimdir.
b. Olaylar bir kahramanın çevresinde gelişir.
c. Konu toplum hayatıyla ilgilidir.
ç. Manzumdur.
d. Destanlar tarihle ilgilidir, fakat tarih değildir.
e. Destanlarda belli bir coğrafya vardır.
f. Destan kahramanları soylu insanlardan oluşur.
g. Destanlarda olağanüstü olaylar görülür.
ğ. Zaman bakımından uzun atlamalara rastlanır.
Mesnevi: Türk edebiyatında anlatı türünde batı tarzı yazılmış hikâye ve
roman yoktur. Ancak bu türleri karşılayan divan edebiyatında Leyla vü
Mecnun, Hüsrev-i Şirin, Yusuf u Züleyha ile Âşık Garip, Arzu ile
Kanber, Battal Gazi vb. tarzında dinî tasavvufî nitelikli hikâyeler
vardır.
Mesneviler de halkın anlatı ihtiyacını karşılamak üzere yazılmış eserlerdir.
Mesnevi, divan edebiyatı nazım biçimlerindendir. Beyitlerle yazılır ve
her beyit kendi arasında uyaklıdır. Yani beyitler arasında gazelde
olduğu gibi uyak birliği yoktur. Bu nedenle uzun konuları işleme
olanağı vardır. Genellikle okuyucuyu sıkmaması için aruz ölçüsünün kısa
kalıpları kullanılır.
Mesnevi, divan edebiyatında bulunmayan hikâye ve roman türünü karşılamaktadır. Beyit sayısı sınırlı değildir.
Mesnevi, İran'da kurulmuş ve oradan bize geçmiştir. Kurucusu da aslen
Türk olan Genceli Nizamî'dir. Nizamî arka arkaya beş tane mesnevi
yazmıştır. Divan edebiyatında beş tane mesneviye "hamse" denir. Bütün
divan şairleri hamse (beş tane mesnevi) yazmak için uğraşmışlardır.
Türk edebiyatında da Süleyman Çelebi, Şeyhî, Fuzûlî, Nâbî ve Şeyh Galip
gibi sanatçılar mesnevi yazmışlardır. Tam bir mesnevide şu bölümler
bulunur:
1. Manzum ya da mensur Dibâce (Önsöz)
2. Tevhid
3. Münacat
4. Naat
5. Miraciye
6. Medh-i Cihâr-i Yar-i Güzin (Dört halifeye övgü)
7. Methiye
8. Sebeb-i Telif (Yazılış sebebi)
9. Âgâz-ı Dâsitan (Asıl konunun anlatıldığı bölüm)
10. Hatime (Sonsöz)
Mesneviler işlediği konular bakımından şu türlere ayrılır:
a. Cenk destanları mesnevisi: Savaş ve kahramanlık olaylarını şairin
duygu ve düşüncesine göre işleyen mesnevilerdir. “Gazavatname” denir.
İran edebiyatında Firdevsî'nin "Şehname" adlı eseri bu tür mesnevidir.
b. Aşk hikâyeleri mesnevisi: İslâm dünyasının ortak ürünü olan aşk
hikâyelerini konu alan mesnevilerdir. Şeyyad Hamza'nın "Yusuf u
Züleyha", Fuzuli’nin "Leyla vü Mecnun" adlı mesnevileri bu tür
eserlerdendir.
c. Dinî ve tasavvufî konulu mesnevi: Din ve tasavvuf konularını işleyen
mesnevilerdir. Mevlana'nın "Mesnevi" adlı eseri ile Süleyman Çelebi'nin
"Vesiletü'n Necat (Mevlit)" adlı mesnevileri bu türe girmektedir.
ç. Ahlaki ve didaktik mesnevi: Bilgi ve öğüt vermek amacıyla yazılan
mesnevilerdir. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın "Kıyafetname" ile Nabi'nin
"Hayriyye-i Nabi" adlı eserleri bu türe girer.
d. Şehrengiz mesnevi: Padişah ya da devlet büyüklerinden birinin bir
şehri ziyaretini veya şairin kendi şehrinin güzelliklerini anlatan
mesnevilerdir. Lami'nin "Şehrengiz-i Bursa" ile Enderunlu Fazıl’ın
“Zenanname” adlı mesnevisi bu tür bir eserdir.
e. Mizahî konulu mesnevi: Toplumsal sorunları mizahî bir dille
eleştiren mesnevilerdir. Şeyhî’nin “Harname” adlı mesnevisi bu türe
girer.
Manzum Hikâye: Nazım şeklinde yazılmış hikâyelere manzum hikâye denir.
Diğer hikâyede olduğu gibi manzum hikâyede de serim düğüm ve çözüm
bölümleri bulunur. Meydana gelen bir olay ve olayı yapan kişi ve olayın
geçtiği yer ve zaman vardır.
Türk edebiyatında Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy bu türde önemli
eserler vermişlerdir. Orhan Veli Kanık ve bazı başka şairler de çeşitli
fabl hikâyeleri ile Nasrettin Hoca fıkralarını manzum hikâye tarzında
yazmışlardır.
Halk Hikâyeleri
Destanların zaman içinde değişime uğramış biçimleri sayabileceğimiz
halk hikâyeleri gerçeğe daha yakın olmaları bakımından destandan
ayrılırlar. Anonimdirler.
Halk hikâyelerinde şiirle düzyazı iç içedir. Halk hikâyeleri konuları yönünden iki grupta incelenebilir.
Tek olay çevresinde gelişen halk hikayeleri olduğu gibi, kişi ve olay
sayısı çok halk hikayeleri de vardır. Bu hikayeler âşıklar ve yaşlılar
tarafından anlatılır.
Halk hikayeleri konularına göre dört çeşittir.
a. Aşk Hikayeleri: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin,
Yusuf ile Züleyha, Ercişli Emrah ve Selvi, Tahir ile Zühre, Âşık Garip
Hikayesi, Aşık Kerem Hikayesi, Elif ile Mahmut...
b. Dini-Tarihi Halk Hikayeleri: Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Battal Gazi, Danişmend Gazi, Hz. Ali ile ilgili diğer hikayeler...
c. Kahramanlık Hikayeleri: Köroğlu Hikayesi
d. Destanî Halk Hikâyeleri: Dede Korkut Hikayeleri
NOT: Halk hikayeleri, destan ile roman arasındaki aşamanın ürünüdür.
NOT: Destan geleneğinden Halk hikâyeciliğine geçişin ilk ürünü Dede
Korkut Hikayeleri’dir. Bu nedenle Dede Korkut Hikayeleri özel bir önem
taşır.
Dede Korkut Hikayelerinin en önemli özellikleri şunlardır:
1) Asıl adı “Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan” şeklindedir.
2) 12, 13 ve 14. yy.da Doğu Anadolu’da ve Azerbeycan’da yaşayan
müslüman Oğuz boylarının geleneklerini, göreneklerini, iç
mücadelelerini, doğa üstü güçlerle, yaratıklarla savaşmalarını ele
alır.
3) 14. ve 15. yy.da yazıya geçirilmiştir. Bu konudaki yaygın kanaat
hikayelerin 14.yy.’da yazıya geçirildiği şeklindedir. Hikayelerin kimin
tarafından yazıya geçirildiği bilinmemektedir.
4) Toplam on iki hikayeden oluşur.
5) Şiir ve düzyazı (nazım-nesir) karışık oluşturulmuştur.
6) Hikayelerde az da olsa masal ve destan unsurları görülür.
7) Çok temiz, güzel ve zengin bir kullanılmıştır.
Anlatım açık, yalın ve durudur. Kesinlik ifade eder.
9) Hikayelerde en önemli meziyet kahramanlıktır.
10) Aileye, çoğalmaya, kadına, çocuğa ve çocuk terbiyesine büyük önem
verilir. Kadınların ailenin en önemli unsuru olduğu vurgulanır.
Önsözünde dört ayrı tadın tipi çizilir.
11) Bütün hikayelerde dini unsurlar (namaz kılma, dua etme, arı sudan abdest alma) görülür.
12) Kahramanlar dövüşlerini, Allah ve peygamber sevgisi için yapar.
13) Türk milletinin karakteristik özellikleri; doğruluk, adelet, güzellik yüceltilir.
14) Misafirperverlik ve cömertlik insanların ortak özelliğidir.
15) At, ağaç, su, yeşillik kısaca tabiat çok sevilir.
16) Kahramanların en büyük yardımcısı atlardır.
17) Kadınlar, eşlerine karşı aşırı saygılı ve itaatkârdır. Eşler de kadınlarına önem verir, iyi davranır.
18) Hikâyelerde, birçok öğüt vardır. Bu nedenle bu hikayeler didaktiktir.
19) Hikayelerde yaşanan olayların tarihi bilgilerle ilgisi vardır.
20) Hikayelerde geçen ve hikayeler adını veren Dede Korkut; yaşlı,
herkesin saygı gösterdiği, hakanların bile akıl danıştığı, çocuklara
isim koyan, eğlencelerde kopuz çalıp şiirler söyleyen, kırgınlıkları
gidermede aracılık eden kişidir.
GÖSTERMEYE BAĞLI EDEBÎ METİNLER
Tiyatro: Günlük hayatta her an karşılaşabileceğimiz olayları sahnede
göstermek amacıyla yazılan eserlere tiyatro denir. Drama, dramatik
edebiyat gibi sözler de tiyatro anlamına gelir. Dilimizde tiyatro
sözcüğü sahne eseri, sahne eserlerini oynama sanatı ve sahne
eserlerinin oynandığı bina anlamlarında da kullanılır.
Tiyatro, olayları dekorlar ve kişiler yardımıyla günlük hayatta olduğu
gibi gözümüzün önünde canlandırır. Bunun için hem göze, hem de kulağa
hitap eden güzel sanatlardan yararlanır. Söz ve hareketler birbirini
tamamlar. Oyuncu ile seyirci bütünleşir. Bu bakımdan edebî türler
arasında en canlı, hayata en yakın olanıdır.
Tiyatro eserinde başlıca iki öge bulunur: olay ve kişiler. Olay
anlatılmaz oyuncular tarafından canlandırılır. Kişiler, olayları
yaşayan ya da olaydan etkilenen varlıklardır. Olayları ön planda
yaşayan varlığa olayın başkahramanı denir.
Tiyatro eserleri de hikâye ve romanda olduğu gibi üç bölümden oluşur:
Serim düğüm ve çözüm. Serim (giriş) bölümünde olay ve olayla ilgili
kişiler kısaca ele alınır. Düğüm (gelişme) bölümü olaydaki kişilerin
çatışması ve çatışmanın merak uyandıracak bir hâl aldığı bölümdür.
Çözüm (sonuç) de ise olay bir sonuca bağlanır.
Tiyatro Çeşitleri: Bugünkü tiyatronun kaynağı Antik Yunan Tiyatrosudur.
Antik tiyatronun iki türü olan trajedi ve komedinin kaynağı Bağ Bozumu
Tanrısı Dionysos adına yapılan törenlerdir. Trajedi ve komedinin
ayırıcı özelliklerini Aristoteles ilk kez Poetika adlı eserinde
belirtmiştir.
İlk örnekleri Antik Yunan edebiyatında görülen trajedi ve komedi, daha
sonra Yunan ve Lâtin edebiyatlarının örnek tutulduğu klasisizm akımı
devrinde özellikle Fransa'da yeniden canlanarak 19. yüzyılın ortalarına
kadar sürmüştür.
19. yüzyılda romantizm akımına bağlı sanatçıların trajedi ve komedinin
klâsik kalıplarını kırması ve bir ölçüde bunları kaynaştırmasıyla dram
doğmuştur.
Türk tiyatrosunda, Batılı anlamda ilk eser, Şinasi'nin Tanzimat
döneminde yazdığı Şair Evlenmesi adlı bir perdelik komedidir.
Tanzimatla birlikte Türk tiyatrosu komedi ve dram türüne yönelmiştir.
Komedi türünde yazanlar özellikle Moliere (Molyer)'den etkilenmişler,
zaman zaman geleneksel oyunlarımızdan da yararlanmışlardır. Şinasi'nin
yanı sıra Teodor Kasap, Âli Bey, Ahmet Vefik Paşa komedi türünde
eserler vermişlerdir.
Dram türünde Namık Kemal, Abdülhak Hâmit Tarhan gibi yazarlar,
romantizmin etkisiyle aşırı duygusallığa kapılmışlar, konuşma dilinden
uzaklaşma, olay örgüsüne ve oyun tekniğine önem vermeme yüzünden pek
başarılı olamamışlardır.
II. Meşrutiyet Dönemi'nde de tiyatro çalışmaları sürmüş, ancak başarılı ürünler Cumhuriyet Dönemi'nde verilmiştir.
Meşrutiyetten bu yana dram türünde eser veren bazı sanatçılar
şunlardır: Müsahipzâde Celâl, Vedat Nedim Tör, Reşat Nuri Güntekin,
Faruk Nafiz Çamlıbel, Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Oktay Rıfat,
Haldun Taner, Turgut Özakman, Sermet Çağan, Güngör Dilmen.
1. Trajedi: Yaşamın acıklı yönlerini, kendine özgü kurallarla sahnede
yansıtmak; ahlâk, erdem örneği göstermek için yazılmış manzum tiyatro
eserine trajedi denir. Trajedi; izleyicide korku, heyecan, acındırma
duyguları uyandırarak ders vermeyi amaçlar. Trajedilerde işlenen trajik
olay, iki yüksek değer arasındaki çelişkiyi yaşayan insanın durumundan
doğar.
Klâsik trajedinin özellikleri şunlardır:
Trajedilerde erdem ve ahlâka her şeyin üstünde yer verilir.
Trajedi, konularını tarihten ve mitolojiden alır. 17. yüzyıla kadar
yazılan trajedilerde konular, Yunan ve Lâtin mitolojisinden, tarihinden
alınırdı.
Trajedilerde; çirkin sayılan vurma, yaralama, öldürme gibi olaylar,
sahnede, seyircilerin gözleri önünde sergilenmez, bu olaylar sahne
gerisinden duyurulur.
Trajediler, manzum olarak yazılır.
Trajedi beş perdeden oluşur.
Kahramanlar olağanüstü varlıklar veya soylulardır: Tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar; krallar, kraliçeler vb.
Trajedilerde üç birlik kuralı vardır. Bir eserin zaman, mekân (yer), olay birliği içinde verilmesine üç birlik kuralı denir:
Zaman Birliği: Eserin konusunu oluşturan olay, 24 saat içinde geçer. Eserin konusu, olayın sonuca en yakın yerinden seçilir
Yer Birliği: Olayın baştan sona kadar aynı yerde geçmesidir.
Olay Birliği: Piyesin tek bir ana olay çevresinde gelişmesidir.
Klâsik trajedinin önemli yazarları şunlardır: Aiskhylos (M.Ö. 6.
yüzyıl), Sophokles (M.Ö.5. yüzyıl), Euripides (M.Ö. 5. yüzyıl), Ennius
(M.Ö. 3. yüzyıl), Corneille (M.S. 17. yüzyıl), Racine (M.S. 17. yüzyıl).
2. Komedi: İzleyiciyi güldüren, eğlendiren ve eğlendirirken düşündüren
tiyatro türüne komedi denir. Aristoteles, komediyi Poetika adlı
eserinde şöyle tanımlar: "Komedi, ortalamadan daha aşağı (kötü) olan
karakterlerin taklididir. Bununla birlikte komedi, her kötü olanı
taklit etmez; tersine gülünç olanı taklit eder. Bu ise soylu olmayanın
bir bölümüdür. Çünkü gülünç olanın özü soylu olmayışa ve kusura
dayanır."
Klasik komedinin özellikleri şunlardır:
Komedide kişilerin ya da toplumun gülünç yanları ortaya konularak
seyirciyi güldürme yoluyla düşündürme ve doğru yola yöneltme amacı
güdülür.
Konular günlük yaşamdan alınır.
Kişiler çoğunlukla halk kesiminden kimselerdir.
Acı veren olaylar (vurmak, yaralamak vb.) seyircinin gözü önünde gerçekleştirilebilir.
Üslûpta soyluluk aranmaz; her türlü kaba sözlere ve şakalara yer verilir.
Nazımla yazılır. (17. yüzyıl klâsik edebiyatında nesirle yazılmış komediler de vardır.)
Trajediler gibi komediler de birbiri arkasından sürüp giden "diyalog"
ve "koro" bölümlerinden oluşur. Eser ara vermeden oynanır, perde arası
yoktur.
Komedide de üç birlik kuralına uyulmuştur. Sonraları bu kuraldan
vazgeçilmiştir. Günümüz komedi yazarları komedinin bu klâsik kuralına
bağlı kalmadan eserlerini oluşturmuşlardır.
Başlıca Komedi Çeşitleri:
Karakter Komedisi: İnsan karakterinin gülünç ve aksak yanlarını konu
alan komedidir. Moliere'in Cimri, Shakespeare ( Şekspir)'in Venedik
Taciri adlı eserleri karakter komedisidir.
Töre Komedisi: Toplumun gülünç ve aksak yanlarını konu alan komedidir.
Moliere'in Gülünç Kibarlar, Gogol'un Müfettiş, Şinasi'nin Şair
Evlenmesi adlı eserleri töre komedisidir.
Entrika Komedisi: Olayların şaşırtıcı biçimde düzenlendiği, çoklukla
güldürmekten başka bir amaç güdülmeden yazılan komedidir. Moliere'in
Scapin'in Dolapları, Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedisi adlı eserleri
entrika komedisidir. Entrika komedilerine vodvil de denilmektedir.
Klâsik komedinin önemli yazarları şunlardır: Aristophanes (M.Ö.
5.yüzyıl), Menandros (M.Ö. 4. yüzyıl), Terentius (M.Ö. 3. yüzyıl),
Plautus (M.Ö. 3. yüzyıl), Moliere (M.S. 17. yüzyıl).
3. Dram: Yaşamın acıklı ve gülünç yönlerini bir arada yansıtan tiyatro türüne dram denir.
Komediler yalnız gülünç, trajediler de acıklı olayları canlandırmak
için yazılmıştır. Oysaki yaşam, acıları ve sevinçleriyle bir bütündür.
19. yüzyılda Fransa'da, yaşamın hem acıklı hem gülünç yönlerini
birlikte işleyen dram türü ortaya çıkmıştır.
Dram türünün gelişiminde Shakespeare (Şekspir)'in önemli katkıları
olmuştur. Shakespeare, klâsik tiyatronun zaman ve yer birliği
kurallarını yıkmıştır. Ayrıca acıklı ve gülünç olayları sahnede iç içe
vererek dramın ilk örneklerini vermiştir. Sanatçının, şiir ile düz
yazıyı iç içe kullandığı oyunları, önce Alman romantiklerini, sonra da
Fransız romantiklerini etkilemiş, böylece dramın temelleri atılmıştır.
Fransız romantiklerinden Victor Hugo (Viktor Hügo), Cromwel adlı
eserinin ön sözünde dramın özelliklerini şu sözlerle açıklar: "Dramın
özelliği gerçektir. Gerçek, yaratılışta, yaşamda olduğu gibi dramda da
karşılaşan iki tipin; yüce ile gülüncün birleşmesinden doğar. Doğada
olan her şey sanatta da vardır."
Dramın özellikleri şunlardır:
Üç birlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.
Hem acıklı hem de gülünç olaylar, yaşamda olduğu gibi bir arada bulunabilir.
Olay, tarihin herhangi bir devrinden ya da günlük yaşamdan alınabilir.
Kişiler halkın her kesiminden seçilebilir.
Klâsik trajedi ve komedilerdeki Eski Yunan mitolojisine yönelik değerler yerine ulusal değerlere yönelme görülür.
Acı veren olaylar (vurma, öldürme vb.) sahnede oluş hâlinde gösterilebilir.
Perde sayısı yazarın isteğine bağlıdır.
Hem şiirle hem düz yazıyla yazılabilir.
Romantik dönemden günümüze kadar her edebî dönemde dram türü gelişmiş,
düzeyli, ciddi bir anlatım aracı olarak varlığını korumuştur.
Dram türünün önemli yazarları şunlardır. Rönesans dönemi tiyatro
yazarlarından William Shakespeare (16. yüzyıl), Goethe (18.yüzyıl),
Schiller (18.yüzyıl) Victor Hugo (19. yüzyıl).
4. Çağdaş Tiyatro: Teknik buluşların getirdiği yenilikler ile
uygarlığın insan üzerindeki etkileri tiyatroya yeni olanak ve temalar
getirdi. İnsanoğlunun yaşamındaki değişim ve gelişimler, tiyatroya
sayısız yenileşme öğeleri kattı ve bu sanat dalına yeni sorumluluklar
yükledi. Art arda gelen iki büyük savaş, birbirinin ardı sıra doğan
düşünce ve sanat akımları tiyatronun iç yapısında köklü değişiklikler
oluşturdu. Şiir, resim, heykel ve müzikteki hızlı değişimler de,
onlardan yararlanan tiyatroyu etkilemiştir. Günümüz oyun yazarları, bu
sanat dallarının kendilerine sunduğu olanakları da kullanarak değişik
anlayışlarla oyunlarını yazmaktadır.
Çağımız tiyatrosunda, tiyatro geleneklerinin ve kurallarının
değiştiğini görürüz. Tiyatro, artık, yaşamı olduğu gibi değil,
görünmeyen iç yüzüyle yansıtır. Sanat, doğayı olduğu gibi taklit etmez.
İnsanın çok zengin bir iç dünyası vardır. Bu iç dünya toplum ve doğa
mantığına uymayabilir. Bu nedenle sahnede saçma gibi görünen sözler
söylenebilir, dengesiz hareketler olabilir.
a) Absürd (Uyumsuz, Saçma) Tiyatro: Absürd tiyatro, bir bakıma
geleneksel tiyatronun kurallarını ve düzenlerini hiçe saymıştır.
Tiyatro, her şeyi anlamaktan, canlandırmaktan çok, bir ses ve hareket
düzeni olmalıdır. Olaylar arasında bağ kurulması her zaman şart olmayıp
oyun, birbirine ilgisiz görünen sesler, sözler, eylemler hâlinde sürüp
gitmelidir. Az olay ve az sözle çok mesaj vermek gerekir. Acıklı
olaylar bile alay konusu olabilir. Absürd tiyatroda perde düzenine;
serim, düğüm, çözüm bölümlerine önem verilmez. Eser; bilinmeyenlerle,
sembollerle ve saçma denilebilecek kurgularla doludur. Bu tiyatro
anlayışında önemli olan; bir duygu ve olayın biçimini, oluşumunu
göstermektir.
Absürd tiyatronun önemli yazarları şunlardır: Eugene İonesco, Amedee, Samuel Beckett, Seraphin Audiberti, John Osborn.
Türk tiyatrosunda Güngör Dilmen’in "Canlı Maymun Lokantası" adlı eseri bu türün bir örneğidir.
b) Epik (Destansı) Tiyatro: Çağdaş tiyatronun başka bir kolu da Epik
tiyatrodur. Bu tiyatro türünün önderi, Alman yazar Berthold Brecht'tir.
Epik tiyatro, oyunun izleyiciyi büyülemesine karşıdır. Yani temsil
sırasında, izleyicinin oyuna kendini kaptırmasını ve büyülenmesini
önlemek ister. Bunun için sahne, dekordan ve olaylardan uzak tutulur.
İzleyiciye de temsilde gördüklerinin gerçek değil, bir oyun olduğu
hatırlatılır. Epik tiyatro, izleyiciyi uyanık tutmak ister. Bunu
sağlamak için araya şarkılar, tekerlemeler, oyunu birdenbire kesen
açıklamalar konur. Entrikaların iç yüzü durup dururken açıklanır.
Epik tiyatronun önemli yazarları şunlardır: Arthur Adamov, Max Frisch, Frederich Dürrenmatt.
Türk tiyatrosunda Haldun Taner, "Keşanlı Ali Destanı" adlı eseriyle epik tiyatro örneği vermiştir.
5. Müzikli Tiyatrolar: Sözleri bestelenmiş tiyatro türüdür. Tamamen
bestelenen tiyatro türleri olduğu gibi, yarısı beste yarısı söze
dayanan tiyatro türleri de vardır.
Opera: Müzik eşliğinde söylenen şarkılı oyunlara opera denir. Lirik
dram olarak da bilinir. Tamamen nazım (şiir) şeklinde yazılır ve
bestelenir. Eserde şiir, müzik, ışık, kostüm, raks (oyun) ve estetik
zenginlik tam bir uyum içerisinde bulunur.
Opera 17. yy başlarında İtalya’da doğmuş ve oradan, önce Fransa'ya sonra da Avrupa ülkelerine yayılmıştır.
Opera – Komik: Güldürücü bir biçimde yazılan operadır.
Operet: Halka hitap eden müzikli komedidir. Halk şarkılarına dayalı,
sade üslupla haşf ve coşkun eğlenceli konularda yazılıp bestelenmiş
sahne oyunudur. Daha çok eğlendirici yanı vardır.
Komedi Müzikal: Sözlerinin arasında müzikli parçalar bulunan vodvil ya
da komedilere denir. Acıklı, gülünç sahnelere yer verilir. Müzikli
bölümlerde halk şarkılarından yararlanılır.
Bale: Konusunu, müzik eşliğinde hareketlerle anlatan tiyatro türüdür.
Balede konuşma yoktur. Her şey danslı hareketlerle anlatılır.
Revü: Revü; tablo, skeç, şarkı ve monolog gibi sahnelerden kurulu, daha
çok gündelik olayları alaya alan ve taşlayan bir gösteri türüdür.
Skeç: Genellikle bir nükteyle son bulan, az kişili ve yalın, şakacı bir içeriği olan kısa oyundur.
6. Gelenekli Türk Tiyatrosu: Zamanımızdan yaklaşık dört bin yıl önce
Orta Asya'da yaşayan Türk boylarının bulunduğunu biliyoruz. Türklerin
sığır, yuğ, şölen adları verilen törenlerindeki gösteriler, gelenekli
Türk tiyatrosunun ilk örnekleri sayılabilir. Bu törenlerin yönetmen ve
oyuncuları şaman adı verilen din adamlarıdır.
Zamanla içeriği genişleyen dinsel törenler, geleneksel törenler hâline
gelir. Ergenokon Destanı'nda yer alan demir dövme töreni bu örneklerden
birini oluşturur. Bu törene bütün boy halkı katılır, büyük bir alan
sahne olarak kullanılırdı. Dede Korkut Öyküleri incelendiğinde, ozan ve
kopuzun dram sanatının bir parçası olduğu anlaşılır. Ayrıca Şamanizm
ayinleri bu bakımdan dikkati çeker.
11. yüzyılda İslâmiyet'i tamamen kabul etmiş olan Türkler, yeni
kültürün etkisiyle tiyatrodan uzak kaldılar. Buna karşılık, gölge
(hayal) oyunları cansız olduğu için, hoşgörüyle karşılanmıştır. Ayrıca
Türkler; kültür, inanış ve yaşayışlarına uygun olarak geleneğe dayalı
bir canlandırma sanatı geliştirdiler. Gelenekli Türk tiyatrosu adı
verilen bu tiyatro anlayışının kolları şunlardır:
Köy Seyirlik Oyunları: Geleneksel Türk tiyatrosunun kaynakları
içerisinde köy seyirlik oyunların özel bir önemi vardır. Halen
özellikle Anadolu da ki pek çok köyde devam ettirilen köy seyirlik oyun
geleneğinin tarihi binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Geçmişin
tiyatrosundan geleceğin tiyatrosuna önemli bir kaynaktır bu oyunlar.
Binlerce yıl önce Anadolu insanları, toplayıcılık kültüründen tarım
kültürüne geçtiği dönemlerden itibaren günümüze kadar mevsim
dönüşümlerine, ekim-dikim ve hasat zamanlarına özel bir önem vermiş, bu
zamanları oruç, ritüel ve şenliklerle kutsamıştır. Binlerce yıl önce
Anadolu insanları, geçimlerini günümüzde de olduğu gibi tarımdan
sağlıyorlardı. Ekim yapılmadığı kış ayları onlar için kıtlık
zamanlarıydı. Yaz ayları ise tam bolluk ve bereket dönemleri idi.
Kıtlık, karanlıkla özdeşti, kara ile simgeleniyordu. Bolluk ise beyazla
özdeşti, beyaz ile simgeleniyordu. Mevsimler arasındaki bu ak-kara
çatışması köy seyirlik oyunların temel yapısını belirliyordu.
Günümüze kadar gelen köy seyirlik oyunların büyük bölümü işte bu ak-kara çatışması üzerine kuruludur.
Özellikle Sivas köylerinde karşılaştığımız "saya gezme" adı verilen
ritüelde, yazı ve kışı simgeleyen aklar giyinmiş genç kız ile yüzü
karaya boyanmışa "Arap" ve onların peşine takılan çoluk çocukla dolu
bir alay, köyde kapı kapı dolaşır, her evden geçen hasattan kalma
hububatı toplar, köy meydanında bu hububat pişirilerek tüm köylülerce
yenir. Hemen arkasından oynanan köy seyirlik oyunun da Arap, genç kızı
kaçırır. Sonra da kızın yakınlarının genç kızı yeniden bulmasıyla
şenlik yapılır. Arap kovalanır, böylece kış ayı kovulur, yazın gelmesi
coşkuyla kutlanır, genç kız evlendirilerek düğünü yapılır. Az önce genç
kızın kaçırılmasına üzülen, yas tutan seyirciler, az sonra, genç kızın
Arap’ın elinden kurtulmasıyla sevinir, hep birlikte halay çekerek, dans
ederek bu olayı kutlar.
Köy seyirlik oyunlar, adı üzerinde seyirlik oyunlardır. Tıpkı
ortaoyunumuzda olduğu gibi bu oyunlar da genellikle köyün ortasında,
köy meydanında oynanır. Seyirciler çepeçevre oyuncuları çevreler.
Oyuncu - seyirci ayrılığı hem vardır hem yoktur. Oyuncuları oyuna
seyirciler hep beraber hazırlar. Bir tas, bir şapka, bir baston, bir
deve, bir sopa, bir tüfek olabilir. Sırası gelen oyuncu seyirci içinden
çıkarak oyuna katılır, oyundaki görevi bittikten sonra yeniden
seyircilerin arasına karışır.
Meddah: Methedici (övücü), taklitler yapıp hoş öyküler anlatarak halkı
eğlendiren sanatçıya meddah denir. Türk halk zekâsının ve halkın,
olayları karikatürize etme gücünün büyük sanatlarından biri olan
meddahlık, yüzyıllar boyu yaşamış, Türk halkı arasında çok ilgi
görmüştür. Meddahlık için tek adamlı tiyatro diyebiliriz. Meddah,
tiyatronun bütün kişilerini varlığında birleştiren bir aktördür.
Yüksekçe bir yerde oturarak bir öyküyü başndan sonuna kadar,
canlandırdığı kişileri ağız özelliklerine göre konuşturarak anlatır.
Perdesi, sahnesi, elbiseleri, dekoru, kişileri bulunmayan bu tiyatronun
her şeyi meddah denilen o tek adamın zekâsına, bilgisine, söz
söylemedeki başarısına bağlıdır. Meddahların çoğu, klasikleşmiş
beyitlerle öykülerine başlarlar. Meddah anlatacağı öyküye geçmeden
önce: "Haak dostum Haak!" diyerek çoğunlukla şu beyitle öyküye girer:
"Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet,
Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet."
Meddah kişilerin ağız özelliklerini taklit ettiği gibi hayvanların,
doğanın ve cansız nesnelerin seslerini de taklit eder. Meddahın iki
aracı vardır; biri boynuna doladığı mendili, öteki de elinde tuttuğu
sopasıdır. Mendille çeşitli başlıklar yapar, terini siler. Sopayı da
oyunu başlatmak, seyirciyi suskunluğa çağırmak, kapıyı vurmak için ya
da saz, süpürge, tüfek, at yerine kullanır.
Bitişte özür diler, oyundan çıkan sonucu (kıssa) bildirir. Daha sonra
anlatacağı öykünün adını ve öyküyü nerede anlatacağını söyler.
Günümüzde meddahlıkla ilgili birkaç dağınık yazma ve taş baskısı kitap
dışında fazla kaynak yoktur. İstanbul Üniversitesi Kitaplığında bulunan
"Mecmûa-ı Fevâid" meddahlar üzerine yazılmış önemli bir kaynaktır.
Orta Oyunu: Orta oyunu, çevresi izleyicilerle çevrili bir alan içinde
oynanan, yazılı metne dayanmayan, içinde müzik, raks ve şarkı da
bulunan doğaçlama bir oyundur. Orta oyunu adının geçtiği ilk belge 1834
tarihlidir. Daha eski kaynaklarda bu oyun; kol oyunu, meydan oyunu,
taklit oyunu, zuhuri gibi adlarla anılmıştır.
Orta oyunu, han ya da kahvehane gibi kapalı yerlerde de oynanmakla
birlikte, genel olarak açık yerlerde ortada oynanan bir oyundur. Oyunun
oynandığı yuvarlak ya da oval alana palanga denir. Oyunun dekoru; yeni
dünya denilen bezsiz bir paravandan ve dükkân denilen iki katlı bir
kafesten oluşur. Yeni dünya ev olarak, dükkân da işyeri olarak
kullanılır. Dükkânda bir tezgâh, birkaç hasır iskemle bulunur.
Orta oyununun kişileri ve fasılları Karagöz oyunuyla büyük oranda
benzerlik gösterir. Oyunun en önemli iki kişisi Kavuklu ile
Pişekâr'dır. Kavuklu, Karagöz oyunundaki Karagöz'ün karşılığı, Pişekâr
da Hacivat'ın karşılığıdır. Orta oyununda da gülmece öğesi, Karagöz
oyunundaki gibi, yanlış anlamalara, nüktelere ve güldürücü hareketlere
dayanır. Oyunda çeşitli mesleklerden, yörelerden, uluslardan insanların
meslekî ve yöresel özellikleri, ağızları taklit edilir. Bunlar arasında
Arap, Acem, Kastamonulu, Kayserili, Kürt, Frenk, Laz, Yahudi, Ermeni
vb. sayılabilir. Orta oyununda kadın rolünü oynayan kadın kılığına
girmiş erkeğe Zenne denir.
Kavuklu Hamdi ile Pişekâr Küçük İsmail Efendi, orta oyununun önemli ustaları sayılır.
Orta Oyununun Bölümleri:
Mukaddime (Giriş): Zurnacı, Pişekâr havası çalar. Pişekâr çıkar ve
izleyiciyi selâmladıktan sonra zurnacıyla konuşur. Bu konuşmada,
oynanacak oyunun adı bildirilir. Daha sonra zurnacı Kavuklu havasını
çalar. Kavuklu ile Kavuklu arkası oyun alanına girer. Kavuklu ile
Kavuklu arkası arasında kısa bir konuşma geçer. Sonra bu kişiler birden
Pişekâr'ı görüp korkarlar ve korkudan birbirlerinin üstüne düşerler.
Bazı oyunlarda zenne takımı ve Çelebi'nin daha önce çıkıp Pişekar'la
konuştukları bir sahne de vardır.
Muhavere (Söyleşme): Bu bölüm Kavuklu ile Pişekâr'ın birbirleriyle
tanıdık çıktıkları tanışma konuşmasıyla başlar. Kavuklu ile Pişekâr'ın
birbirinin sözlerini ters anlamaları bir gülmece oluşturur ki buna
arzbâr denir. Arzbârdan sonra tekerleme başlar. Tekerlemede Kavuklu,
başından geçen olağan dışı bir olayı Pişekâr'a anlatır. Pişekâr da bunu
gerçekmiş gibi dinler, sonunda bunun düş olduğu anlaşılır.
Fasıl (Oyun): Oyunun asıl bölümü, belli bir olayın canlandırıldığı
fasıl bölümüdür. Orta oyunu fasılları genellikle iki paralel olay
dizisinde gelişir. Dükkân dekorunda gelişen olaylarda genellikle
Kavuklu bir iş arar. Pişekâr'ın ona iş bulmasıyla olaylar gelişir.
Dükkâna gelip giden çeşitli müşterilerle ilgili oyunlar da vardır.
İkinci olaylar dizisi yeni dünya denilen ev dekorunda geçer. Zenne
takımının, Pişekâr aracılığıyla ev araması ve bir eve yerleşmesi
biçiminde olaylar gelişir.
Bitiş: Oyunun son bölümüdür. Pişekâr, izleyicilerden özür dileyerek gelecek oyunun adını ve yerini bildirir. Oyunu kapatır.
Geleneksel Türk halk tiyatrosunun önemli seyirliklerinden olan orta
oyununun başlıcaları şunlardır: Mahalle Baskını, Terzi Oyunu, Yazıcı
Oyunu, Büyücü Hoca, Fotoğrafçı, Hamam, Tahir İle Zühre, Kale Oyunu,
Pazarcılar, Çeşme, Gözlemeci, Çifte Hamamlar, Kunduracı, Eskici Abdi.
Karagöz: Karagöz, bir gölge oyunudur. Bu oyun, deriden kesilen ve
tasvir adı verilen birtakım şekillerin (insan, hayvan, bitki, eşya vb.)
arkadan ışıklandırılmış beyaz bir perde üzerine yansıtılması temeline
dayanır.
Gölge oyununun önce Çin'de (M.Ö. 2. yüzyıl) veya Hint'te çıktığı
söylentileri vardır. Evliya Çelebi ise Karagöz ile Hacivat'ın Anadolu
Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat zamanında (13. yüzyıl) yaşamış
gerçek kişiler olduğunu belirtir.
Halk arasındaki bir söylentiye göre ise Karagöz ile Hacivat, Sultan
Orhan (14. yüzyıl) zamanında Bursa'da bir cami yapımında çalışmış
işçilerdir. İkisi arasındaki nükteli konuşmalar, diğer işçileri
oyaladığı için Sultan Orhan tarafından öldürtülmüşlerdir. Daha sonra
Şeyh Küşterî, Hacivat ve Karagöz'ün deriden yapılmış tasvirlerini
oynatmış ve onların şakalarını tekrarlamıştır. Bu nedenle Karagöz
perdesine Küşteri Meydanı da denir.
İslâm dünyasında 11. yüzyılda sözü edilmeye başlanan bu oyuna hayal-i
zill (gölge hayali) adı verilmiştir. Karagöz oyunu, özellikle 17.
yüzyıldan sonra oldukça yaygınlaşmıştır. 19. yüzyılda Karagöz, kısaca,
hayal oyunu diye anılmış, bu oyunu oynatan sanatçılara da hayalî
(hayalci, Karagözcü) denmiştir.
Karagöz oyunu, halk kültürünün ortak ürünüdür. Bu oyunlarda işlenen
çeşitli konuları kimin düzenlediği belli değildir. Karagöz, tuluata
dayandığı için oyunun sözlerini, her sanatçı, oyun sırasında kendine
göre düzenler. Karagöz oyunları 19. yüzyılda yazıya geçirilmeye
başlanmıştır.
Karagöz Oyunun Bölümleri:
Mukaddime (Giriş): Oyunun başlangıç bölümüdür. Perdede görüntü
verilmeden önce müzik başlar. Sonra konuya uygun olarak bir görüntü
verilir. Hacivat “Of... hay, Haak!” diyerek perde gazeline başlar.
Muhavere (Söyleşme): Karagöz ile Hacivat arasında geçer. Muhavere İki
bölüme ayrılır: Bunlar, fasılla ilişkisi olan ve fasılla ilişkisi
olmayan bölümlerdir. Muhaverede yalnız, Hacivat ve Karagöz bir oyun
oynar. Bu oyun, önce olmayacak bir olayın gerçekleşmiş gibi
anlatılmasıyla başlar, sonra bunun düş olduğu anlaşılır.
Fasıl (Oyun): Oyunun kendisidir. Hacivat ve Karagöz'den başka oyun
kişileri fasılda görünürler. Karagöz oyunları genellikle adlarını bu
bölümün içeriğinden alır.
Bitiş: Bu bölüm çok kısadır. Karagöz, oyunun bittiğini haber verir,
kusurlar için özür diler, gelecek oyunu duyurur. Karagöz'le Hacivat
arasında kısa bir söyleşme geçer. Bu söyleşmede oyundan çıkarılacak
sonuç da belirtilir.
Karagöz Oyununun Kişileri: Karagöz oyununun en önemli kişileri Karagöz
ile Hacivat'tır. Karagöz okumamış halkı; Hacivat ise aydın ya da yarı
aydın kimseleri temsil eder. Oyunda konuya göre türlü meslek, yöre ve
uluslardan kişiler, kendi şiveleriyle taklit edilir. Karagöz oyununun
diğer önemli kişileri şunlardır:
Çelebi (Genç, züppe bir mirasyedi)
Kürt (Hamal, bekçi)
Altı Kulaç Beberuhi (Cüce ve aptal)
Arnavut (Bahçıvan, korucu, bozacı)
Tuzsuz Deli Bekir (Sarhoş, zorba)
Acem (Zengin tüccar)
Efe (Zorba)
Ak Arap (Dilenci, kahve dövücüsü)
Matiz (Sarhoş)
Zenci Arap (Lala, köle)
Zenne (Kadın)
Yahudi (Bezirgan)
Kastamonulu (Oduncu, bekçi)
Ermeni (Kuyumcu)
Bolulu (Aşçı)
Frenk ve Rum (Doktor, terzi, tüccar, meyhaneci)
Kayserili (Pastırmacı)
Laz (Kayıkçı, kalaycı)
Rumelili (Pehlivan, arabacı)
Tiryaki (Lâf ebesi)
Karagöz oyununun dağarcığı: Bilinen Karagöz oyunlarının sayısı çoksa da
Karagöz oyununun klâsik dağarcığı yirmi sekiz oyunda birleşmiştir. Bu
oyunlardan bazıları şunlardır: Ağalık, Bahçe Sefası, Balıkçılar,
Baskın, Leylâ ile Mecnun, Ferh