Eğitimci... - Blogcu



EĞİTİMCİ.........EĞİTİM ADINA ARADIĞINIZ HER ŞEY BURDA!!!... ..HOŞ GELDİNİZZZZ...EĞİTİMCİ!!!.....

2009-2010 İlköğretim ve Ortaöğretim(Lise) 1.Dönem 2.Yazılıları

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 6.Sınıf İngilizce Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166568121/6sinifingilizceyazili.zip.html
2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 7.Sınıf İngilizce Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166568341/7sinifingilizce2yazili.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 8.Sınıf İngilizce Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166567499/8sinifingilizce2yazili.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 6.Sınıf Türkçe Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166569958/Yeni_Microsoft_Word_Document__2_.doc.html 

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 7.Sınıf Türkçe Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

 http://rapidshare.com/files/166570632/Yeni_Microsoft_Word_Document__3_.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 8.Sınıf Türkçe Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166554646/8sintrkc1d2y.rar.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 6.Sınıf Sosyal Bilgiler Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166575843/Yeni_Microsoft_Word_Document__7_.doc.html 

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 7.Sınıf Sosyal Bilgiler Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166573096/Yeni_Microsoft_Word_Document__4_.doc.html 

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 8.Sınıf İnkılap ve Atatürkçülük Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166578034/Yeni_Microsoft_Word_Document__8_.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 6.Sınıf Fen ve Teknoloji Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166580447/6-7_1.d.2.y..doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 7.Sınıf Fen ve Teknoloji Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166580447/6-7_1.d.2.y..doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 8.Sınıf Fen Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166551332/2.s__305_nav.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 9.Sınıf Türk Edebiyatı Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166581897/Yeni_Microsoft_Word_Document__9_.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 10.Sınıf Türk Edebiyatı Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166582489/Yeni_Microsoft_Word_Document__10_.doc.html 

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 10.Sınıf Türk Edebiyatı Tarihi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://files.filefront.com/turk+edb+tarihi+11+yazi

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 5.Sınıf Türkçe Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166415989/5sinifturkce1donem2yazili.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 5.Sınıf Fen ve Teknoloji Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166415727/5SINAVFEN-1.2.rar.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 5.Sosyal Bilgiler Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166416139/sos2.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 5.Sınıf Matematik Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166415876/5sinifmat1donem2yazili.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 5.Sınıf İngilizce Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166416868/ing1.dnem.2.yazl.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 6.Sınıf Matematik Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166568926/6.snfmatematik1.dnem2.yazl.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 7.Sınıf Matematik Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166552929/7.snfmatematik1.dnem2.yazl.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 8.Sınıf Matematik Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166553316/8.snfmatematik1.dnem2.yazl.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 6.Sınıf Matematik Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166552460/6.snfmatematik1.dnem2.yazl.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 4.Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166585273/4.s.1.d.2.din.y.rar.html
2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 5.Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166414795/5.snfdinkltr.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 6.Sınıf Vatandaşlık Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166574117/Yeni_Microsoft_Word_Document__5_.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 7.Sınıf Vatandaşlık Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166574470/Yeni_Microsoft_Word_Document__6_.doc.html
2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 6.Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166552637/6sinifdinyazili.zip.html
2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 7.Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166553117/7sinifdinyazili.zip.html
2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 8.Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/166586049/Yeni_Microsoft_Word_Document__11_.doc.html
2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 9.Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı
http://rapidshare.com/files/159443495/1.d.1.dinkulturu.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 4.Sınıf Sosyal Bilgiler Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166551603/4sinifsosyalyazili.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 4.Sınıf Fen ve Teknoloji Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166553761/fen_4-b1.dnem2.yazl.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 4.Sınıf İngilizce Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166553935/ingilizceyazili.zip.html

 2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 4.Sınıf Matematik Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

 http://rapidshare.com/files/166554175/mat1.d2.yz.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 4.Sınıf Türkçe Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166556807/Yeni_Microsoft_Word_Document.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 4.Sınıf Trafik Güvenliği Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166588542/4s1d2trafiky.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 5.Sınıf Trafik Güvenliği Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166416584/trafik1.dnem2.yazl.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 1.Sınıf Türkçe Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166563214/1.turkce.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 1.Sınıf Matematik Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166562734/1.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 1.Sınıf Hayat Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166563072/1.hayat.doc.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 2.Sınıf Matematik Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166564756/2snfgeneltest10kasm.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 2.Sınıf Hayat Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166564756/2snfgeneltest10kasm.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 2.Sınıf Türkçe Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166564756/2snfgeneltest10kasm.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 3.Sınıf Matematik Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166563939/3.doalsayilar2.yazili.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 3.Sınıf Türkçe Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166565857/trkedersi.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 3.Sınıf Hayat Bilgisi Dersi 1.Dönem 2.Yazılısı

http://rapidshare.com/files/166565412/dddddd.zip.html

2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılı 5.Sınıf 1.Dönem 2.Yazılıları
http://rapidshare.com/files/166567035/tum2.yaz.zip.html

6-7-8. Sınıflar 2. Yazılı

http://rapidshare.com/files/5353116/6-1-2.doc.html
http://rapidshare.com/files/5486987/7-2.doc.html
http://rapidshare.com/files/5486988/8-1-2.doc.html
 

6,7,8 birinci dönem birinci sınavları

http://rapidshare.com/files/3063705/First_exams.zip.html

6, 7, 8. Sınıflar Yazılı Soruları

http://rapidshare.com/files/10985108..._305_.zip.html

http://rapidshare.com/files/10522326...nav__.doc.html

http://www.4shared.com/file/4431479/...k_sorular.html

6. sınıf

http://www.4shared.com/file/4431368/...u_bankasi.html

2009-2010 Her Hakkı Saklıdır. Sitede yayınlanan yazılar ve bilgiler izinsiz kullanılamaz.

Sitede sunulan programları kurmadan/çalıştırmadan önce virüs taramasından geçiriniz.

Aruz Vezni ve Özellikleri

Hatırlatma: Ünlü ile biten heceye açık, ünsüzle veya uzun ünlüyle biten heceye kapalı hece denir. Açık hece (.), kapalı hece (_) işaretiyle gösterilir.

 

Aşağıdaki kalıpları ilgili mısralara  uygulayınız.

1. fe i lâ tün  / fe i lâ tün / fe i lün (fa' lün)

"Seni söyler bana dağ/ar dere/er" (Recaizade M. Ekrem)

"Kız yakından göreyim sahile çık" (Yahya Kemal Beyatlı)

l

2. fe i lâ tün (fâ i lâ tün) / fe i lâ tün / fe i lâ tün / fe i lün (fa' lün)

"O benim milletimin yıldızıdır parlayacak

 

 

O benimdir o benim milletimindir ancak" (Mehmet Akif Ersoy)

 

3. fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lün

"Âh eden kim dır bu sâât kuytuda

 

Sustu bülbüller hıyâban uykuda"   (Faruk Nafiz Çamlıbel)

 

4. fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i fâ tün / fâ i lün

"Geldi amma neyleyim sensiz baharın şevki yok" (Recaizade M. Ekrem)

5. me fâ i lün / me fâ i lün / rne fâ i fün / me fâ i lün

"Yiyin efendiler yiyin bu hân-ı iştihâ sizin" (Tevfik Fikret)

 

 

Lütfen ders notundan faydalanarak bu alıştırmaları (ve mümkünse ek alıştırmalar) yapmaya çalışınız. Bir sonraki derste aruz vezni ayrıntılarıyla işlenecektir. Kolaylıklar dilerim…

Söz Sanatları Alıştırmalar

Aşağıda verilen mısra veya cümlelerdeki söz sanatlarını bularak karşısına yazınız

1) Şiir bir cennet bahçesi

    Girmeyene anlatılmaz                           ……………………………………………….

 

2) Göklere çekilse göz uykuları                 ……………………………………………….

     Dolunay uzanıp öpse suları

 

3) Bugünlerde Yahya Kemal’i okuyorum.  ……………………………………………….

4) Havada bir dost eli okşuyor derimizi      ……………………………………………….

5) Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi  ……………………………………………….

6) İçmiş gibi geceyi bir yudumda                ……………………………………………….

    Göğün mağrur bakışlı bulutları

 

7) Şiir toprak kokusudur                              ……………………………………………….

    Şiir damla damla sudur

 

8)  Sevgi dağ zirvesi, kin dipsiz kuyu          ……………………………………………….

     Karıştan kısadır hayatın boyu

 

9) Yapraktan saçını yerlere yaymış

     Sonbahar ağlıyor ayaklarımda               ……………………………………………….

 

10)  Hangi hoyrat rüzgâr söküp götürür    hoyrat: kaba

       Çatıdaki yorgun kiremitleri           ……………………………………………….

 

11) Bu hayalle uyur Bursa her gece

      Her sabah onunla uyanır onunla güler           ……………………………………………….

 

12) Aslanlar cephede kahramanca çarpışıyor.

13) Çocuklar bahçede cıvıldaşıp oynuyor.           ……………………………………………….

 

14) Sınıf sınava hazır mı acaba?

15) Arkadaşımın aklı bir karış havadaydı.           ……………………………………………….

 

16) Benim her derdime ortak sen oldun

      Ağlarsam ağladın, gülersem güldün           ……………………………………………….

 

17) Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller

      Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller           ……………………………………………….

 

18)Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib           ……………………………………………….

19)Nedir bu zulüm,bu haksızlık,bu işkence...?           ……………………………………………….

20)Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhidi           ……………………………………………….

21)Bedri aslanları ancak bu kadar şanlı idi.           ……………………………………………….

22)Aşk-ı sadık menem Mecnun’un adı var.           ……………………………………………….

23)Aramazdık gece mehtabı yüzün parlarken           ……………………………………………….

      Bir uzak yıldıza benzedi güneş sen varken.           ……………………………………………….

24)Mor menekşe:’’Bana dokunma;’’diye bağırdı.        ……………………………………………

25)Minik kuş:’’Anne beni rüyalar ülkesine götür.’’diye yalvarıyordu.           …………………….

26)Sabahleyin kozasından bakan gelincikler sorar bu dünyaya

-Ne dersin?

Kanatlanıp uçalım mı?

Çiçek olup açalım mı?           ……………………

SÖZ SANATLARI - 1

SÖZ SANATLARI - 1

 

1.)TEŞBİH(BENZETME)

 

Sözü daha etkili duruma getirmek için aralarında ilgi bulunan iki unsurdan güçsüzü olanı güçlü olana benzetmektir.Tam bir teşbihte dört unsur bulunur. Bunlar:

-Kendisine Benzeyen:Benzetilen öğelerden zayıf olanıdır.

-Kendisine Benzetilen:Benzetilen şeylerden güçlü olanıdır.

-Benzetme Yönü:Benzetilen şeyler arasındaki ortak ilgi.

-Benzetme Edatı:Benzerliği ortaya koyan kelimeler.

 

Çocuk          tilki           gibi         kurnazdı.

    K               K              B                B

Benzeyen    Benzetilen    Edatı          Yönü

*Kar gibi beyaz ekmeği vardı.

*Yanmış bir tavan gibi çöken akşamın altında

 

2.İSTİARE(EĞRETİLEME)

 

Benzetmenin asıl unsuru olan benzeyen ve benzetilenden yalnızca biri kullanılarak yapılır.

a.)Açık İstiare:Benzeyenin bulunmayıp yalnızca benzetilenle yapılan istiaredir.

b.)Kapalı İstiare:Benzetilenin bulunmayıp yalnızca benzeyenle yapılan istiaredir.

 

---Bir hilal uğruna ya rab ne güneşler batıyor. (A.İ)

---Ay,altın ağaçlardan yere damlıyordu.(K.İ)

 

3.)TEŞHİS(KİŞİLEŞTİRME)

 

İnsan dışındaki canlı cansız varlıklara insan özelliği kazandırmaktır.

Her teşhiste aynı zamanda kapalı istiare vardır.

---Güzel gitti diye pınar ağladı.

---Menekşeler külahını kaldırır.

---Bir sarmaşık uyanıyordu uykusunda

 

4.)İNTAK(KONUŞTURMA)

 

İnsan dışındaki varlıkları konuşturmaktır.Her intak sanatında teşhis sanatı vardır;ancak her teşhiste intak sanatı yoktur.

---Dal bir gün dedi ki tomurcuğuna:

İçimde kanayan yara gibisin.

---Adam elini uzattı,tam onu koparacağı sırada menekşe: Bana dokunma!diye bağırdı.

 

 

5.) MÜBALAĞA (ABARTMA):

 

Sözün etkisini güçlendirmek için bir şeyi olduğundan daha çok ya da olduğundan daha az göstermektir.

---Manda yuva yapmış söğüt dalına,

Yavrusunu sinek kapmış.

---Alem sele gitti gözüm yaşından.

---Bir ah çeksem dağı taşı eritir,

 

 

 

 

6.)TELMİH (HATIRLATMA)

 

Söz arasında herkesin bildiği bir olaya ya da kişiye işaret etme sanatı.(herkesin bildiği bir olayı ya da durumu hatırlatma)

 

---Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi,

Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi.

 

---Ekmek Leyla oldu bire dostlarım,

Mecnun olup ardı sıra giderim.

 

---Gökyüzünde İsa ile,

Tur dağında Musa ile ,

Elindeki asa ile,

Çağırayım Mevlam seni.

 

7.)TENASÜP (UYGUNLUK)

 

Anlam yönünden birbiriyle ilgili sözcükleri bir arada kullanmaktır.(aralarında ilgi bulunan iki ya da daha fazla sözcüğü bir arda kullanma sanatı)

 

---Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

 

---Arım,balım,peteğim,

Gülüm,dalım,çiçeğim,

 

---Güller kızarır o gonca gül gülünce,

Sümbül bükülür kıskancından kalül bükülünce

 

8.)HÜSN-İ  TALİL SANATI (güzel sebebe bağlama)

 

Bir olgunun gerçek nedeni bilindiği halde onu başka bir nedenden oluyormuş gibi gösterme sanatıdır.Gerçek sebep inkar edilerek yerine heyecan verecek bir neden gösterilir.Gösterilen neden güzel olmalıdır.

 

  Ateşten kızaran bir gül ararda

  Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi

 

  Saksıda incilendi yapraklar senin için

 

  O kadar çaldı ki yürekten

  Türküler aşındırdı kavalı.

 

MECAZ-I MÜRSEL

 

Bir sözü benzetme amacı gütmeden gerçek anlamı dışında kullanma sanatıdır.

 

  Ankara bu olayı kınadı.

 

  Öğrenciler,Ömer Seyfettin’i okuyordu.

OLAY ÇEVRESİNDE OLUŞAN EDEBİ METİNLER 1

Göstermeye Bağlı Edebi Metinler:

Geleneksel Tiyatro: Karagöz, orta oyunu, meddah, köy seyirlik oyunu

Modern Tiyatro     : Trajedi, komedi, dram

 

 

Anlatmaya Bağlı Edebi Metinler:

Masal, destan, halk hikayesi, mesnevi, manzum hikaye, hikaye, roman.

 

Olay çevresinde oluşan edebi metinlerin sınıflandırılması için lütfen Türk Edebiyatı ders kitabının 92. sayfasında yer alan şemaya bakınız.( 7. şema)

 

 

 

Anlatmaya Bağlı Edebi Metinleri İnceleme Yöntemi

 

METİN ve ZİHNİYET

Edebi metinler ortaya çıktıkları dönemin aynası durumundadır. Dönemim, sosyal,siyasi,ekonomik yapısı, hayat anlayışı, dini inanışları vb.  o dönemin eserlerine yansır. Bütün bunlardan dolayı edebi metin o dönemim hakim zihniyetini de yansıtır.

 

YAPI ( OLAY ÖRGÜSÜ, KİŞİ, MEKAN, ZAMAN)

Olay:İnsanların kendi kendilerine, başka kişilere karşı ya da topluma karşı verdiği ruhi ve maddi mücadeleler olayın özünü oluşturur. Olay sadece yaşanan somut gerçeklik değildir; hayal, izlenim de olabilir.

 

Olay örgüsü: Bir edebi eserde yapıyı oluşturan unsurların tema etrafında bir araya gelmesiyle oluşan düzene olay örgüsü denir. Olay ile olay örgüsü karıştırılmamalıdır. Olay kronolojik özellik gösterirken olay örgüsü, okuyucuda merak duygusu uyandıracak şekildei neden sonuç ilişkisi içerisinde gerçekleştirilir. Olay örgüsü bir çeşit sıralama olamasına rağmen bu sıralamada önemli olan tema etrafındaki olayların sıralanmasıdır.

 

Kişi:      Olayları yaşayan, olaylar arsında rol oynayanlardır.

Mekan: Olayların geçtiği yer.

Zaman: Olayların başlangıcından sonua kadar geçen süreye denir. Birkaç saat ya da gün olabileceği gibi bir ömür de olabilir.

 

 

TEMA:

 

Asıl anlatılmak istenen eserin konusunu oluşturur. Tema temel çatışma ile ortaya çıkar.

 

DİL VE ANLATIM:

 

Bu başlık altında yazarın eserini oluştururken kelimelere yüklediği anlam değeri, cümlelerin kısalığı ve uzunluğu incelenmelidir. Ayrıca anlatım açısından eserin hangi bakış açısıyla aktarıldığı da önemlidir.

 

 

Anlatıcı ( Bakış açısı)

 

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde, yazarın okuyucuya iletmek istediği düşünceyi ve anlattığı olayı nakleden varlığa “ anlatıcı” denir.

 

Anlatıcı genelde yazarla karıştırılır. Yazar yaşadığımız gerçek dünyaya aittir. Anlatıcı ise yazarın edebi eseri oluşturmak için hayalinde yarattığı, kurmaca aleme ait bir varlıktır.

 

Eserde olay, şahıs kadrosunu oluşturan bireyler ve mekana ait özellikler, anlatılanlara ya da tasvir edilenlere uygun tarzda yaratılmış bir anlatıcı aracılığıyla verilir.

 

 

Kahraman anlatıcının bakış açısı

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde anlatıcı, kahramanlardan biri ise “ kahraman anlatıcı nın bakış açısıyla

 

 

İlahi ( hakim ) bakış açısı,

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde anlatıcı,  her şeye hakim, kahramanların zihinlerine ve iç dünyalarına giren, gizli kalmış düşüncelerini dışarı vuran, onların geleceklerini bilen, olayları hızlandırıp yavaşlatabilen bakış açısına    ilahi ( hakim ) bakış açısı denir.

 

Müşahit (gözlemci bakış açısı)”

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde anlatıcı, olaylara belli bir mesafeden duran ve sadece izlenimlerini aktaran durumundaysa “müşahit (gözlemci bakış açısı)” denir.

 

Uyarı : bir metin birden çok bakış açısıyla aktarılabilir.

 

 

METİN VE GELENEK:

 

Edebi metinler yazıldıkları dönemle ilişkili metinlerdir. Dönemin sosyal, ekonomik ve kültürel yönü ya doğrudan doğruya ya da; semboller, gizli anlatımlar biçiminde esere yansır. Edebi metinler sadece yazıldıkları döneme değil, kendilerinden öceki dönemlere de gönderme yapabilir. Türk edebiyatında Behçet Necatigil, Sezai Karakoç, Attila İlhan gibi şairler, zaman zaman Divan şiirinin çeşitli konu, benzetme veya üslup özelliklerinden yararlanarak şiirlerinde “geleneksel” bir yapı oluşturmuşlardır.Metinler içinde bu tutum geçerlidir.

 

ANLAMA VE YORUMLAMA:

 

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde anlam somut, görünen ve tek boyutlu değildir. Yani tek bir anlam ifade etmezler. Farklı anlam değerleri kazanabilir.

 

METİN VE YAZAR:

 

Edebi metinlerden yazarın şahsiyetini, karakter özelliklerini bulmak mümkündür. Yazarlar genellikle eserlerini, çevrelerini gözlemleyerek ortaya koymuştur. Bu nedenle eserde yazarın hayatına ait izler, işaretler olabilir. Usta bir araştırmacı, titiz bir çalışmayla yazarın gerçek hayatıyla eserin içeriğindeki benzerlikleri ortaya çıkarabilir.

 

ANLATMAYA BAĞLI EDEBİ METİNLER:

 

MASAL

·         Olağanüstü olayların anlatıldığı sözlü bir edebiyat ürünüdür.

·         Olaylar hayal ürünüdür.

·         Yer ve zaman belli değildir.

·         Kahramanlar insanüstü nitelikler gösterir.

·         İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür.

·         iyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.

·         Eğiticilik esastır. Evrensel konular işlenir.

·         Olaylar miş'li geçmiş zaman kullanılarak anlatılır.

 

DESTAN

 

Bir milletin yaşadığı olağanüstü olay ve durumları, savaşları kahrmanlıkları, göç, yangın, felaket vb. Durumları anlatan uzun  mensur ve manzum şeklindeki anlatımlardır. Destanların çekirdeğini gerçeklik unsuru oluşturmuş, gerçek üstü olaylarla ve anlatımlarla genişletilmişlerdir.

 

MESNEVİ

 

Divan şiiri nazım şeklidir. İkişer ikişer veya ikili anlamlarındaki mesnevi, kendi aralarında kafiyeli iki mısradan oluşan uzun nazım şeklidir.aruz vezninin kısa kalıplarıyla yazılır. aa bb cc dd ee ff .. şeklinde kafiyelenir. İran edebiyatına ait bir nazım şeklidir.  Aşk, kahramanlık,din,  tasavvuf, ahlak, nasihat, şehir güzellikleri vb. konuları işler.

 

MANZUM HİKAYE

 

Bir olay ya da durumun nazım biçiminde, kafiyeli ve ölçülü olarak yazılmasıdır.öğüt verici bazı hikayeler, fabl veya masallar ezberlenmesi kolay olsun diye manzum olarak yazılırlar.şeyhi’nin harname adlı eserindeki manzumeler, Mevlana’nın mesnevisindeki bazı hikayeler ve mehmet Akif’in Sahahatındaki bazı manzumeler bu türe örnek verilebilir.

 

HİKAYE

Olmuş ya da olması mümkün olan olayları anlatan  kısa sanat eserleridir.

·         Tek bir olay vardır.Olaycıklar yoktur.

·         Şahıs kadrosu romana göre dardır.

·         Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır.

İki tür hikaye görülür;

a)Olay Hikayesi: Maupassant tarzı da denir. Olay esastır.Bizdeki temsilcisi, Ömer Seyfettindir.

b)Durum Hikayesi: Çehov tarzı da denir. Olaydan çok insanın belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır.Bizdeki temsilcisi, Sait Faik Abasıyanık’tır

 

 

ROMAN

·         İnsanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri olayları, yere, zamana ve şahsa bağlayarak anlatan eserlere roman denir.

·         Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.

·         Ana olay etrafında olaycıklar vardır.

·         Şahıs kadrosu geniştir.Karakter çözümlemeleri yapılır.

·         Zaman olarak geri dönüşler olur.

Romanlar çeşitli türlere ayrılır;

- Tarihi Roman: Konusunu tarihten alır.

- Töre Romanı: Toplumun yaşayış tarzını, geleneklerini, adetlerini işleyen romandır.

- Psikolojik Roman: Ruh çözümlemelerinin yapıldığı romanlardır.

- Egzotik Roman: Uzak ve yabancı ülkelerin doğa ve insanlarını anlatan romandır.

- Tezli Roman: Bir görüş veya düşünceyi savunan romandır.

- Polisiye Roman: Dedektif hikayelerini anlatan romandır.

 

 

 

BİLİNMESİ GEREKEN BAZI KAVRAMLAR ve TANIMLAR

 

Karakter/Tip Çözüm tablolarını çözümleyebilmek için;

 

Karakter: Duygu, düşünce ve davranış bakımından bireysel nitelikler gösteren; kendine özgü kişilk özellikleriyle diğer insanlardan ayrılan, yer aldığı eserin olay örgüsü ve içeriği ile ele alınıp çözümlenebilen ve bu bakımdan başka eserlerdeki benzerlerinden ayırt edilebilen kahramanlara denir.

 

Tip: Belirli bir mesleği, zihniyeti ya da çevreyi temsil eden, kalıplaşmış davranışlar, konuşmalar sergileyen, aynısı ya da bir benzeri başka eserlerde de karşımıza çıkabilecek olan kahramanlara denir.

 

 

Temel çatışma:

 

Anlatıma bağlı edebi metinlerde, gerilimi sağlayan, olayların bağlandığı asıl unsur. Eserin bütününde işlenen temel sorun. Bir başka ifadeyle yazarın vermek isrediği asıl unsurun daha iyi anlaşılması için zıtlıklardan faydalanmasıdır. Ancak bu her zaman tam karşıtı olamayabilir, bazen de karşıtın yakın bir durumu olabilir. İyiyi anlatabilmek için kötününde eser içine dahil edilmesi gibi...

 

Kurmaca(Fiktif):

 

Tasarlanarak üretilmiş... Dış dünyanın sanatçının zihninde tekrar yorumlanması ve yeni bir şekil almasıdır. Örneğin; okuduğumuz bir romanda kişiler, olaylar ve mekan gerçek hayattakilere çok benzerdir. Oysaki yazarın kafasında oluşturulmuşlardır gerçekten yola çıkarak yazarın zihninde geröeğe dayalı olarak oluşturuldukları için gerçekte varmış gibi görünürler.

ŞİİR İNCELEME YÖNTEMleri-2

ŞİİR İNCELEME YÖNTEMİ

 

Not: {Şiir inceleme yöntemlerinden bazıları için (Şiir ve zihniyet, şiirde ahenk, şiir dili, şiirde yapı) bir önceki ders notundan faydalabilirsiniz.

 

Şiirde Tema:

 

Şiirde dile getirilen duygu, düşünce ve hayale “tema” denir. Şiir bir düşünce yazısı olmadığı için “tema” sözünden daha çok eserde dile getirilen duygu ve hayali anlamaıyız. Bu tema kimi zaman bir aşk, ayrılık acısı, ölüm korkusu gibi bireysel duyuşlar kimi zaman  başka insanlar için duyulan ıstırapların yer aldığı toplumsal konuları içerebilir.

 

Şiirde Gerçeklik:

 

İnsan çevresinde olup bitenleri önce algılar sonra bu algıladıklarını düşünce süzgecinden geçirir. Böylece ortaya bir gerçeklik çıkar. Bu gerçeklik kişiden kişiye değişmez. Ancak şiirde ve sanatta bunun değiştiği görülür. Şiirdeki gerçeklik somut bir anlayışla sınırlı değildir. Şiirde yaşadıklarına sezgilerini, tasarılarını ve izlenimlerini de katar. Amacı “her okuyan farklı şeyler anlasın” olan şair kelimelere yeni anlamlar yükler. İşte bu şekilde şiirde farklı bir gerçeklik ortaya çıkar. Çünkü şair gerçek olana yorumlarını katarak onu değiştirecektir.  Şiirde gerçeklik yaşananın ya da görülenin betimlenmesidir. Şiirdeki gerçeklik olumlu ve olumsuz durumları yansıtabilir.

 

Şiir ve Gelenek:

 

Geçmişte insanoğlu tarafından meydana getirilen her şey geleceğe aktarılır. Bu aktarıma genel anlamda “kültür” diyoruz.kültürün oluşmasında geçmiş dönemdeki zevk ve anlayış, görgü ve bilgi birikimi önemli rol oynar. Bunların geçmişten geleceğe aktarılması da gelenektir. Yani şiir geçmişteki şiir yazma şekillerinden etkilenir.(daha iyi anlaşılması için bu notlar içinde yer alan “metin ve gelenek” konusuna bakınız.)

 

Şiir ve Yorum:

 

Şiir okuyucunun kültürüne, anlayışına, zevkine, içinde bulunduğu duruma ve psikolojik haline göre yeni anlam değeri kazanır. Çünkü şiirler yan anlam değeri açısından güçlüdür. İşte bu yüzden okuyucu metni kendi birikimlerine, kültürüne, zevkine ve hayal gücüne göre anlamdırır ve bu anlamlandırmaya “yorum” denir. Şiiri yorumlayabilmek için; şiirin yapısal özelliklerini, dil ve üslubunu belirlemek ayrıca şairin hayatı hakkında bilgi sahibi olmak gerekir.

 

Metin ve Şair:

 

Şair ve onun ortaya koyduğu metin arasında bir ilişkinin olmaması düşünülemez. Şiirde şairin ruh halini, sanat ve zevk anlayışını, kültür birikimini ve hayat anlayışını görürüz. Yani şiirlerde şairlerin kendilerine ve dış dünyaya ait gerçeklikleri değiştirilmiş olarak görürüz.

 

Manzume ve Şiir:

 

Manzumeler genellikle didaktik amaçla yazılan vezinli(ölçülü) ve kafiyeli sözlerdir. Şiir olmadıkları halde, dizeler halinde yazılır. Ezber kolaylığı sağlandığı için bu şekil ortaya çıkmıştır. Manzumelerde şiirdeki şekil unsurları bulunmasına rağmen, derin anlam, duygu, söz sanatları ve diğer şiirsel unsurlar yoğun değildir.

  • Manzume düz yazıyla ifade edilirken, şiir edilemez
  • Manzumelerde olay örgüsü vardır, şiirde yoktur.
  • Manzumelerde yaşanmış ya da yaşanabilir olaylar varken, şirde duygu ve çağrışım vardır.
  • Manzumelerde gerçek anlam, şiirde ise çok anlamlılık vardır.

Ünite II: COŞKU ve HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER - Şiir incelem

Şiir inceleme yöntemleri:

Zihniyet: Bir dönemdeki sosyal, siyasi, idari, adli, dini, ticari hayatın birlikte oluşturduğu ortamdır.(genel tanım)

 

a) Şiir ve zihniyet

Şairin şiirini yazdığı dönemde hakim olan düşünce sistemine “ zihniyet” denir. Her şair yaşadığı dönemdeki zihni yapıdan etkilenir ve bunu eserlerine yansıtır.

* Dolayısıyla bir şiir incelenirken, o şiirin yazıldığı dönemin ve şairin özelliklerini göz önüne almalıyız.

 

b) Şiirin ahenk ( Ses ve Ritm) özellikleri

 

Ahenk: Kelimelerin birbiriyle ses ve anlam bakımından etkileyici bir bütün oluşturmasıdır.

Ahenk, kelime olarak “uyum” anlamına gelmektedir.  Şiirde ahenk; ustaca kullanılan ses akışı, söyleyiş, ritim, ölçü ve her türlü ses benzerliğiyle sağlanır.

 

İç ahenk: Konunun işlenişinden ve kelimeler arasındaki ses uyuşmasından ileri gelen ahenktir.

Dış ahenk: Ölçü, redif ve uyak gibi şiirin dış unsurlarının oluşturduğu ahenktir.

Vurgu:

Bir kelimede hecelerden birinin daha baskılı, daha kuvvetli söylenmesidir. Vurgu hem kelimenin anlamını güçlendiren hem de şiiri ahenkli kılan bir unsurdur. Vurgu şiirin ahengini ve etki gücünü arttırır.

 

Tonlama: Anlatılmak istenen duygu veya düşüncenin daha etkili ifade edilebilmesi için ses tonunu değiştirerek okumaya “ tonlama” denir. Tonlama dilin doğal özelliği değildir. Okuyucu ses tonunu metnin içeriğine uygun şekilde yükseltir ya da azaltır. Böylece acıma, üzüntü, özlem, hayranlık, sevgi, korku gibi duygular belirginleştirilmiş olur.

 

Ölçü ( Vezin)

Ahengi sağlamak, şiire belli bir düzen vermek için şiirlerde çeşitli ölçüler kullanılır. .

 

Türk edebiyatında iki önemli ölçü kullanılmıştır. Bunlardan birincisi atlı bozkır kültüründen  bu yana kullanılan “hece ölçüsü” , diğeriyse klasik edebiyata ait olan “ aruz ölçüsü”dür.

 

Hece ölçüsü:

Şiirdeki tüm dizelerin hecelerinin sayıca eşit olma kuralına dayanır.

Başka bir ifadeyle, şiirin dizelerinde bulunan hecelerin sayıca veya yapıca benzerlik göstermesidir.

Hece ölçüsü, Türk Halk şiirinde kullanılan ölçüdür. Dizelerdeki hece sayıları birbiriyle eşittir. Yani bir dizede on üç hece varsa, ikinci, üçüncü ve dördüncü dizeler de on üç hece olmalıdır. Bir halk şiirinde tek bir ölçü vardır. Bütün şiirdeki dizelerin hece sayısı denktir. Bazen yedi, bazen sekiz bazen de on bir veya on üç olabilir.

Karacaoğlan’ın şiirlerinden birindeki hece ölçüsünü gösterelim. 

 

E-la göz-lüm ben bu il-den gi-der-sem          = 11 hece

Zül-fü pe-ri-şa-nım kal me-lul me-lul            =11hece

Ke-rem et ak-lın-dan çı-kar-ma be-ni            =11hece

Ağ-la göz ya-şı-nı sil me-lul me-lul                 =11hece 

 

Aruz Ölçüsü 

Aruz vezni, hecelerin açık ve kapalı oluşlarına göre oluşturulmuş bir vezindir. Aynı hece düzeninin tekrarı , şiiri içinde bir melodi ve ritm oluşturur. Yeri gelmişken, aruz şiiri musikiye yaklaştırır, diyebiliriz. İşte , aruz gücünü bu söyleyiş güzelliğinden alır.

 

Bu ölçü, hecelerin son sesinin ünlü veya ünsüz olmasına dayanır.

Ünlü ile biten heceye açık, ünsüzle veya uzun ünlüyle biten heceye kapalı hece denir. Açık hece (.), kapalı hece (_) işaretiyle gösterilir.

Buna göre:

Fâ-i-lâ-tün        Fâ-i-lâ-tün                    Fâ-i-lâ-tün                    Fâ-i-lâ-tün
 .   .   _  _             .   .   _  _      .   .   _  _                                .   .   _    _           

Ölçüsü bu şekilde gösterilir.  Bu ölçüyle oldukça başarılı şiirler yazmış olan şairlerimizden Fuzuli’nin bir ikiliğini bu ölçüye göre gösterelim. 

 

Meni candan /usandırdı /cefadan yar /usanmaz mı
.   .   _  _             .   .   _  _      .   .   _  _       .   .   _    _           

Felekler yan/dı âhımdan mu/radın şem’i/ yanmaz mı
.   .   _  _             .   .   _  _      .   .   _  _            .   .   _    _           

 

Aruz ölçüsü Cumhuriyet Edebiyatı ile terk edilmiştir. Bu ölçünün kullanıldığı edebiyata “Divan Edebiyatı” ya da “Klasik Türk Edebiyatı” denir.

 

Serbest Ölçü 

Serbest ölçü adından da anlaşılacağı gibi ne kafiye ne de ölçü kullanılan şiirdir.  Bu kurallardan tümüyle uzaklaşmış şiir, 19. yüzyıldan sonra dünyada, 20. yüzyıldan itibaren Türk Edebiyatı’nda yaygınlaşmıştır. Orhan Veli Kanık’ın “Ağacım” adlı şiiri bu ölçüye güzel bir örnektir: 

 

AĞACIM

Mahallemizde
Senden başka ağaç olsaydı
Seni bu kadar sevmezdim.
Fakat eğer sen
Bizimle beraber
Kaydırak oynamasını bilseydin
Seni daha çok severdim.

Şiir dili - İmge Alıştırmalar

Aşağıda verilen şiirlerdeki imgelerin altını kırmızı kalemle çiziniz?

 

 

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür

sen elini bulutların içinde gezdirirsin

bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler

içini kurtlar kemirir

bence malumdur

buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün

senin ateşler içinde olduğun

bence malumdur

ellerin muhakkak çocuk elleridir

hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün

onlar neden daima okul türküleridir

süleymancıktan bahseder

kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden

süleymancıktan

ve karınca yuvalarından bahseder

ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından

gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün

sen ansızın gökyüzünde görünürsün

gözlerinin rengi

bence malumdur

elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün

eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur

sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler

sokakların üstüne bulutlar gelirler

bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir

bir yıldız bir yıldızın ardınca gider

yıldızların kayboldukları yer

bence malumdur

karanlıkta bir şeyler kopar dağılır

uzaktan yabancı sesler duyulur

sen elini bulutların içinde gezdirirsin

elin hayallerimi dağıtır bilirsin

sen elini bulutların içinde gezdirirsin

                  Attila İlhan

 

Mona Roza

………..

Ellerin ellerin ve parmakların

Bir nar çiçegini eziyor gibi

Ellerinden belli oluyor bir kadin

Denizin dibinde yüzüyor gibi

Ellerin ellerin ve parmakların

…………

(Sezai Karakoç)

COŞKU ve HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER Şiir Dili - İmge

Not:1 Bu bölümde imge ve söz sanatlarıyla ilgili bilgiler verilmiştir. Lütfen verilen örneklerle konuyu kavramaya çalışınız.

Not:2 Konu kavrama çalışmalarından sonra imge ve söz sanatlarıyla ilgili alıştırmaları uygulayınız.

Ünite II: COŞKU ve HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER  (Devamı)

 

C) Şiir Dili:

Doğal dil dediğimiz günlük konuşma dili bazen insanın duygu, düşünce, hayal, coşku ve heyecanlarını anlatmaya yetmeyebilir. İşte böyle bir durumda şiir dili devreye girer. Şiir insanın değişen duygu, düşünce ve özlemlerini farklı bir dille söyler. Şair dildeki kelimeleri özenle seçer. Onlara yeni anlamlar yükler. Böylece duygu ve düşüncelerine bir derinlik kazandırmış olur.

Bunu yaparken de “imge”den yararlanır.

 

Şimdi “imge”yi daha iyi kavrayabilmek için değişik tanımlamalara göz atalım.

 

Şiirde İmge
İmge, şiirde anlama ulaşma yolunu daha etkili ve canlı hale getiren, anlamla başka şeyler arasında ilinti kuran bir zihinde canlandırma biçimidir. Bir bakıma bir hayal yaratmadır. Hayal söz konusu olduğu için seçilen şeyler dünyada varolan bildik cisimler ya da olaylar olmak zorundadır. Şiirin de kullandığı asıl madde insan yaşantısı olduğu için bu yaşantıyı şiirleştirmek işi imgeye düşer. O zaman şair kullandığı sözcüklerle algıların zihindeki bazı resimlerle eşleşmesini sağlar. Bunu başarabilen bir imgeye de biz iyi imge diyebiliriz.

İMGE

1 .     Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, düş, hayal, hülya.

2 .     Genel görünüş, izlenim, imaj.

3 .    ruh bilimi  Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri, hayal, imaj.

4 .    ruh bilimi  Duyularla algılanan, bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar, hayal, imaj.

Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük’ten alınmıştır.

 

 

İmge, zihnin herhangi bir şeyden edindiği tasarım, düşüncedir.( Descartes)

 

İmge, İnsan bilincinden bağımsız olarak var olan nesnelerin/nesnel gerçeklerin zihnimize yansımasıdır.

İmge,  fotoğrafik bir canlandırmadır.

 

İmge,  Kelimelerin anlamlarının zihinde görüntüye dönüştürülmesidir.

 

Şiirde imge nasıl kullanılır örnekle açıklayalım. Koyu yazılan mısralarda imge söz konusudur.

 

Sen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin
Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu

Bulutlar geldi altında durduk

Konuştun güneşi hatırlıyordum
Gariptin yepyeni bir sesin vardı
Bu ses öyle benim öyle yabancı
Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı

Dişlerin öpülen çocuk yüzleri
Güneşe açılan küçük aynalar
Sert içkiler keskin kokular dişlerin
İçinden geçilen küçük aynalar


Ve güldün rengarenk yağmurlar yağdı
İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı
Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak
Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı       
( Sezai Karakoç)

Nazım Birimi, Beyit, Kıta, Bent

 

Nazım Birimi (tanım1)

 

 Şiirde en küçük anlam bütünlüğünü sağlayan ve kendi içinde bağımsız dize topluluğu.

 

 

Mısra (dize)

Şiiri oluşturan satırların her birine mısra(dize) denir. (Ölçülü ve anlamlı, bir satırlık nazım birimi)

 

Beyit (İkilik)

Ölçülü ve anlamlı, birbirine bağlı iki dizeden oluşan nazım birimidir

 

Kıt’a

Sözlük anlamı parça demektir.Klasik Türk Edebiyatı’nda dört mısradan oluşan nazım şekline kıt’a denir.

 

Bent

Ölçülü ve anlamlı, birbirine bağlı ikiden fazla dizeden oluşan nazım birimidir

 

Konu

Üzerinde söz söylenen, fikir yürütülen, yazı yazılan herhangi bir olay, düşünce veya duruma konu denir.

 

Tema

Şiirde dile getirilen duygu, düşünce ve hayale tema denir. Şiir bir düşünce yazısı olmadığı için “tema” sözünden daha çok eserde dile getirilen duygu ve hayali anlamalıyız.

 

Semai

 Kendine has bir ezgi ile söylenen hece vezninin yanı sıra aruzun “mefâilün / mefâilün / mefâilün / mefâilün” kalıbıyla da söylenen bir nazım şeklidir. Aşk tabiat hasret gibi temaları işler. Koşmaya nazım şekli itibariyle benzeyen semailer beste bakımından farklıdır. Bu sebeple bir şiirin semai olup olmadığını ancak halk edebiyatı şiirini çok iyi bilen uzmanlar anlayabilir. Genellikle 8’li hece ölçüsüyle söylenir.

 

Gazel

Sözlük anlamı “kadınlarla âşıkane sohbet etmek”tir.

 

Divan şiirinde en çok kullanılan nazım şeklidir.

 

Aşk, sevgi, güzellik ve içki konularını işleyen şiirlerdir. Lirik bir nazım biçimidir.

 

Konularına göre adlandırılırlar: âşıkâne (garamî, lirik; Fuzulî), rindâne (Bâkî), şûhâne (Nedimâne; Nedim), hikemî (Nâbî)

 

Beyitlerle yazılır. Beyit sayısı 5-15 arasındadır (tek sayılar).

 

Beyitler arasında genellikle konu bütünlüğü olmaz. Ama beyitler arasında anlam bakımından bir uyum olmalıdır. Bunu kafiye ve redif sağlar.

 

Gazelde bütün beyitler aynı konuyu işliyorsa bu tür gazellere “yek-ahenk” denir; bütün beyitler aynı söyleyiş güzelliğindeyse bu tür gazellere de “yek-avaz” denir.

 

İlk beytine “matla” (doğuş yeri) denir. Son beytine “makta” (kesme yeri, sonuç) denir. Şairin mahlâsını söylediği beyte (genellikle son beyit) “mahlâs beyti” denir. Gazelin en güzel beytine de “beytül-gazel” ya da “şah beyit” denir.

 

Kafiye düzeni: aa xa xa xa xa xa

 

Divan edebiyatında Fuzuli, Baki, Nedim, Necati, Taşlıcalı Yahya, Naili ve Şeyh Galip önemli gazel şairleridir.

 

Koşma

 Tabiat, sevgi, ıstırap, ölüm, yiğitlik, gurbet gibi temaları işleyen ve genellikle on birli hece vezni ile söylenen bir nazım şeklidir. En az üç, en çok on iki dörtlükten meydana gelir. Birinci dörtlükleri abab, abcb ve aaab şeklinde; diğer dörtlüklerin ilk üç mısraları kendi aralarına, dördüncü mısraları ise birinci dörtlüğün dördüncü mısraıyla (dddb, eeeb, fffb) kafiyeledir. Koşmalar konularına göre aşağıdaki türlere ayrılır:

Güzelleme: Aşk, güzellik, tabiat, hasret gibi konuları işler.

Koçaklama: Yiğitlik, kahramanlık gibi konuları işler.

Taşlama: Bir olayı veya bir kişiyi eleştirir. (Divan edebiyatında hiciv, Batı edebiyatında ise satir karşılığıdır.

Ağıt: Acıklı bir olay veya ölüm sebebiyle duyulan üzüntüyü dile getirmek için söylenmiş manzumelerdir. İslamiyet’ten önce sagu adı verilen bu nazım şekli, divan edebiyatı nazım türlerinden mersiyenin karşılığıdır.

EDEBİYATIN DİĞER BİLİM DALLARIYLA İLİŞKİSİ, EDEBİ METİNLERİN OLU

Edebiyat: Duygu, düşünce ve hayallerin söz ya da yazıyla güzel ve etkili bir üslupla ifade edilmesidir.

 

Dil: İnsanın duygu ve düşüncesini anlatabilmek için kullandıkları sesli işaretler sistemidir.

 

Edebi eser: Edebi bir üslupla yazılan, okuyanda zevk, coşku ve heyecan uyandıran, sanat kaygısı taşıyan eserlerdir.

 

Güzel sanatlar: Edebiyat, müzik, resim, heykel, mimarlık gibi insanda coşku ve hayranlık uyandıran sanatlardır.

 

Edebi metin: Edebi değer taşıyan, sanat kaygısıyla yazılan kısa ve bağımsız şiir ve yazılardır.

 

Gerçeklik:Tabiatı ve hayatı olduğu gibi göstermek

Kurmaca: Gerçek dünyadan esinlenerek oluşturulan dünya

 

Metin: bir yazıyı şekil, anlatım ve yazım özellikleriyle oluşturan kelimelerin tamamı.

 

        SANATLARIN SINIFLANDIRILMASI

 

 

Güzel sanatlar alanında birçok sınıflandırma yapılabilir.ama en iyi sınıflandırma kullandığı malzemeye göre yapılanıdır. Güzel sanatlarda genellikle plastik malzeme kullanılır. Edebiyat ve müzik ise sese dayalıdır. Edebiyat dille gerçekleştirilir ve malzemesi kelimelerdir.edebiyatın asıl gayesi dili etkili ve anlamlı kullanmaktır. Diğer sanat dallarında olduğu gibi, estetik( güzellik, güzellik duygusu) edebiyatın en önemli unsurudur.

 

                            EDEBİYATIN DİĞER BİLİM DALLARIYLA İLİŞKİSİ

Edebiyat; anlatım biçimlerini ve dili araç olarak kullanan bütün dallarla ilişki halindedir.

Edebiyat;insanın duygu, düşünce ve hayallerini, ilgilerini, birikimlerini konu edinir.

Ayrıca insanların tipleri, ruh halleri, ilişkileri, meslekleri, yaşadıkları sosyal ve siyasi çevreler vb. edebiyat eserini meydana getiriler. Kısaca edebiyatın birinci ve en önemli konusu; tarihi, sosyal ve psikolojik bir varlık olan insandır. Bu bakımdan; psikoloji, sosyoloji, tarih, felsefe, dil bilimi, coğrafya vb dallarla yakın ilişkisi vardır.

 

                              

 

 

                                  EDEBİ METİNLERİN OLUŞUMU VE ÖZELLİKLERİ

 

Yazılan her yazı, söylenen her söz edebi değer taşımaz. Bu bakımdan metinleri edebi metinler ve diğer metinler olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Edebi metnin kendine özgü bir dil anlayışı vardır. Herkesin kullandığı günlük dile yeni anlamlar yükleyerek ona bir üst dil özelliği kazandırır. Bireysel değerler, mecazlı ifadeler, yan anlamlar, ve yeni çağrışımlarla süslenen dil bambaşka bir yapıya kavuşur. Edebi metinlerde dil estetik ve şiirsel bir işlev kazanır.

 

Edebi metin öğretmez, sadece düşündürür, hatırlatır, sezdirir. Edebi eser, sanat kaygısıyla yazılan kurmaca eserlerdir. Duygu, düşünce ve hayallerin insanda heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde anlatılmasıdır.

 

Edebiyat ürünü sağlam düşünceli, güzel anlatımlı, özlü ve özgün olmalıdır. Zamanın süzgecinden geçebilmeli, insanları etkilemeli, toplum tarafından anlaşılmalı ve beğenilmelidir. Yazıldığı dönemim dil özelliklerini taşımalı, insanın duygu, düşünce ve hayallerini beslemelidir. Özenle kullanılmış, işlenmiş bir dil  ve anlatımla oluşturulmalıdır ve her okunduğunda yeni anlamlar kazanmalıdır.

 

                                             EDEBİYAT-GERÇEKLİK İLİŞKİSİ

 

Gerçek ve gerçeklik, somut ve nesnel  varlık anlamına gelmektedir. Bu kavramlar ayrıca dürüst, doğru, doğruluk, hakiki, mutlaka anlamlarını da taşır. Dış dünyadaki tüm nesnel varlıklar, koşullar ve durumlar gerçekliğin kapsamına girer. Edebiyat; dış dünyayı, insanı ve insana özgü özellikleri kurmaca yoluyla dile getirir. Edebi eserlerde anlatılanlar olduğu gibi yaşanmıştır, gerçekleşmiş değil, kurgulanmış olaylardır. Yani sanatçı dış dünyayı olduğu gibi değil, kendi süzgecinden geçirerek, değiştirerek, yorumlayarak anlatır. Bu,demek değil ki, sanatçı gerçeği, somutu ve nesneli anlatmaz. Sanat, gerçeğin yorumlanarak anlatılmasıdır.Yoksa gerçekliğin tamamen dışına çıkmak değildir. Zaten kurmaca konusunu gerçekten ve somuttan alır. Edebi eserde anlatılanlar günlük hayattan seçilenlerdir.

            Edebi metin,yazıldığı dönemin ilmi,dini,felsefi,teknik ve sosyal alandaki verileri;her türlü siyasi,toplumsal tartışmaları kurmacanın dünyasında değerlendirir ve anlatır.

Olay Çevresinde Oluşan Edebi Metinler

Edebiyat alanı içerisinde yer alan metinler kesin çizgilerle olmamakla beraber sanat eserleri ve düşünce eserleri olmak üzere ikiye ayrılır.
Sanat eserleri, sanatçıların duygu, düşünce ve hayal dünyasından beslenen, imge ve izlenimlerle zenginleşen eserlerdir. Şiir, masal, hikâye, roman, tiyatro, sinema vb. bu grupta yer alan eserlerdir. Herhangi bir konuda bilgi vermek, okuyucuyu aydınlatmak amacıyla yazılan makale, fıkra, deneme, eleştiri, söyleşi gibi eserlere düşünce eserleri denir.
Öte yandan anı, günlük, mektup gibi türlerde sanatçının anlatımındaki üslubuna göre sanat eseri ya da düşünce eseri sayılabilir.
Bunlardan sanat eserleri bir olay çevresinde gelişirse kendi arasında anlatmaya bağlı sanat eseri ve göstermeye bağlı sanat eseri olmak üzere ikiye ayrılır. Masal, destan, hikâye, roman, halk hikâyeleri anlatmaya; komedi, trajedi, dram Karagöz, meddah, orta oyunu gibi türler de göstermeye bağlı sanat eserlerini oluşturur.
Anlatmaya bağlı eserler ile göstermeye bağlı eserler bazı bakımlardan benzerlikler ve farklılıklar gösterir. Benzerlikleri:
1. Her iki tür de bir olay çevresinde gelişir. Bu temel olayın etrafında daha küçük çapta gelişen olaylar yer alır.
2. Her iki türde de insanların başlarından geçen ya da geçebilecek nitelikteki olaylar gösterilir.
3. Olaylar belirli bir zaman diliminde geçer.
4. Anlatılan olaylardan etkilenen insanlar ya da varlıklar vardır. Bunlara eserin kahramanları denir. En çok etkilenen varlığa eserin başkahramanı (başkişisi) denir.
5. Olayın serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur. Yani olayın bir başlangıcı, gelişmesi ve sonunda da çözümlenişi vardır.
6. Ele alınan olayların anlaşılması için tasvirlere ya da dekorlara yer verilir.
7. Metinlerin bir yazarı vardır.

Farklılıkları:
1. Anlatmaya bağlı türlerde olayın mutlaka bir anlatıcısı vardır. Bu anlatıcı olayı ilahî bakış açısıyla, kahramanın bakış açısıyla ya da gözlemci bakış açısıyla anlatır.
2. Göstermeye bağlı eserlerde, sosyal hayatta karşılaşabileceğimiz olaylar sahnede gösterilir.
3. Eserdeki olaylar aktör (erkek oyuncu), aktris (bayan oyuncu) adı verilen oyuncular tarafından canlandırılır. Sosyal yaşamın ve insan karakterinin eleştirisi yapılır.
4. Bu iki tür arasında kullanılan dil ve anlatım biçimi de birbirinden farklıdır. Anlatmaya bağlı eserlerde uzun ve kurallı cümleler kullanılırken göstermeye bağlı eserlerde günlük konuşma dili kullanılır. Cümleler daha açık ve kısadır. Söylenen sözün izleyici tarafından anlaşılması beklenir, bunun için daha açık ve kısa cümleler kullanılır. Konuşma dilinin canlılığı sahnede yansıtılır.

Anlatmaya bağlı edebî metinler kurmaca ürünü olan metinlerdir. Masal, hikâye, roman vb. türler yazarın kurgusu sonucu oluşmuştur. Bu tür metinler anlatıcının bakış açısından ortaya konmaktadır.
Anlatmaya bağlı edebî metinlerde genel olarak üç tür bakış açısı kullanılır.
1. İlâhî Bakış Açısı: Edebî metinlerde kullanılan en eski yöntemdir. Bu yöntemde sınırsız bir bakış açısı vardır. Anlatıcı, Hikâyede anlatılanların tamamını bilen bir varlıktır. Kahramanların gizli konuşmalarını, kafalarından ve gönüllerinden geçeni anlatır. Zaman zaman kendi yorumlarını ekleyebilir, açıklamalarda ve yargılarda bulunabilir. Hikâyede ne kadar kişi varsa her birinin açısından olayları ayrı ayrı görmemiz sağlanır. Hikâyeyi kimi zaman hızlandırma, kimi zaman da yavaşlatma olanağı vardır.
2. Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olayı anlatan "ben" vardır. Bu ben, Hikâyenin kahramanı olabileceği gibi tanık ya da gözlemcisi olabilir. Olayları anlatan kişinin bilgisi, deneyimi, algılama ve yorumlama yeteneğiyle sınırlıdır. Olaylar ancak anlatıcının başından geçtiği ya da gözüyle gördüğü (tanık olduğu) biçimiyle anlatıldığından inandırıcılığı yüksektir.
3. Gözlemci Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olaylar dışarıdan görüldüğü biçimiyle nesnel bir tarzda aktarılır. Olaylar bize anlatılmıyor da kişinin gözünün önünde oluyormuş izlenimi verilir. Kişilerin duygu ve düşünceleri eylemlerinden çıkartılır. Kişiler ve iç dünyaları ile ilgili kendi söyledikleri ve davranışlarını dikkatle izleyerek bir fikir sahibi olunabilir.
Bir edebî metinde birden fazla bakış açısıyla yazılmış bölümler bulunabilir. Aynı konu farklı biçimlerde anlatılır. Aynı manzarayı izleyenler farklı noktalara dikkat ederler; farklı biçimde konu olarak ele alınır.
Anlatmaya bağlı edebî metinlerde tasvirin önemli bir yeri vardır. İnsan daima dış çevrenin etkisi altındadır. Anlatmaya bağlı eserlerin kahramanları da sosyal bir çevre içerisinde yaşar. Zaman zaman bu çevreden etkilenir; zaman zaman da çevreyi etkiler. Böylece sosyal çevre ile bütünleşir. Kahramanların konuşma tarzından, ileri sürdüğü fikirlerden dış çevreyi anlamak mümkündür. Yine yaşadığı odanın ve kullandığı eşyaların düzeninden iç dünyasını anlamak mümkündür. Bu nedenle anlatmaya bağlı metinlerde olayı aydınlatıcı, tamamlayıcı tasvirler yapılır. Süs olsun diye yapılan tasvir eserin değerini düşürür.
Edebî metinler her insanın bilgi düzeyine anlayışına ve psikolojik durumuna göre anlam kazanır. Metni okuyan herkes kendine göre yorumlar.
Günlük hayatta herkes sosyal bir çevre içerisinde yaşar. Ağacı, çiçeği, yaprağı görür. Ancak bu varlıklar kişi üzerinde farklı etkiler bırakır. İnsan birtakım olaylarla yüzleşir. Bunlar hayatın gerçekleridir. Şairler, yazarlar günlük hayatta karşılaştığımız gerçek olayları eserlerinde işlerler. Ancak sanatçılar gerçek hayattaki olayları duygu, düşünce ve hayal dünyasındaki zenginlikler ile izlenimlerini katarak aktarırlar. Zaman zaman tasvirlerden, kişilerin iç dünyasındaki zenginliklerden yararlanır. Gerçeği süsleyerek anlatırlar. Bu bakımdan sanatçıların gerçeklikleri ile günlük hayattaki gerçeklik birbirinden farklıdır.
Edebî eserlerde yazarlar sözcükleri gerçek ya da mecaz anlamda kullanırlar. Yazarların kullandıkları dili bilmekte yarar vardır. Metinde onların kullandıkları sözcüklerin, kavramların anlamını bilmek, metnin anlaşılmasında ve yorumlanmasında büyük önem taşır.

Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler

Hikâye: Hikâyenin sözlük anlamı bir olayı, sözlü veya yazılı olarak aktarmak, anlatmak demektir. Edebiyatta ise, insanların başlarından geçen veya geçme olasılığı bulunan olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içerisinde anlatan kısa yazılara Hikâye denir. Hikâyede mutlaka bir olay ya da durum ele alınır. Ele alınan konu, yer ve zaman gösterilerek anlatılır.
Hikâyede yaşanmış olaylar anlatılabileceği gibi tamamen hayalde tasarlanan fakat yaşanabilir olaylar da anlatılabilir. Anlatılan olayın en ilgi çekici yönleri vurgulanır, okuyanda bir zevk ve heyecan uyandırması beklenir.
Hikâyelerde ele alınan olay kısa olarak işlenir. Olaydaki kişilerin sayısı azdır. İnsan yaşamının sadece bir yönü üzerinde durulur, temel olaylar anlatılır, gereksiz ayrıntılara girilmez.
Hikâye türünün kaynağı, Hint edebiyatında Binbir Gece Masalları'na kadar uzanır. 13. yüzyılda İtalyan edebiyatında Boccacio (Bokasyo)'nun "Dekameron (On Günlük)" adını taşıyan eseri bu türün ilk örneğidir.
XVIII. yüzyılda Voltaire hikâye türünde ürünler verir. İnsan dışı yaratıkları ve olmayacak olayları da hikâyelere karıştırır. Gerçek hikâye devri XIX. yüzyıl sonlarında realistlerle başlar. Alphonse Daudet, Guy de Maupassant gibi Fransız yazarlar hikâye örnekleri vermişlerdir.
Yine XIX. yüzyıl sonunda yetişen Stevenson, Rudyard Kipling gibi İngiliz hikâyeciler gözlemlere, serüvenlere ve bol şiirli anlatımlara başvurmuşlardır.
Mizahî hikâyeleri ile Mark Twain, O. Henry, daha sonra John Steinbeck, Anton Çehov gibi sanatçılar hikâyeleri ile ün kazanmışlardır.
Bizde Batılı anlamda hikâye 1870'lerden sonra görülmeye başlar. İlk hikâye denemesi, Emin Nihat'ın Müsameretnâme'sidir (1873). On iki parçadan oluşan bu eser, uzun kış gecelerinde eş ve dostun anlattığı hikâyeler biçimindedir. Bu yönüyle Binbir Gece Masalları ve Dekameron Hikâyeleri'ni anımsatır.
Batılı anlamda ilk hikâye örneklerini Ahmet Mithat Efendi Letâif-i Rivâyât (1880–1890) adlı eseriyle vermiştir. Samipaşazade Sezai Küçük Şeyler ile Nabizade Nazım da Karabibik adlı eseriyle bu türün ilk örneklerini vermişlerdir.
Batı tarzı hikâyenin ilk olgun örneklerini Servet-i Fünûncular vermiştir. Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Rauf gibi yazarlar, Maupassant tarzında hikâyeler yazmışlardır.
Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Hüseyin Rahmi Gürpınar bu türü devam ettirmişlerdir. Ayrıca, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı), Sevinç Çokum, Orhan Kemal, Bekir Yıldız, Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Mustafa Kutlu, Necati Cumalı, Adalet Ağaoğlu, Tarık Buğra gibi sanatçılar hikâye türünde eserler vermişlerdir.
Hikâye Çeşitleri: Hikâyeler oluşumlarına göre olay Hikâyesi ve durum Hikâyesi olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Olay Hikâyesi: Olay Hikâyesi, ele alınan olayların mantıksal bir gelişim içerisinde verildiği Hikâyelerdir. Bu tür Hikâyelerde olaylar; serim, düğüm ve çözüm bölümlerine uygun olarak anlatılır. Olayların gelişiminde kişi, yer ve zaman ögeleri göz önünde bulundurulur. Bu tür Hikâye Fransız edebiyatında Maupassant tarafından geliştirildiği için Maupassant tarzı Hikâye adı da verilir.
2. Durum Hikâyesi: Olaylardan çok sosyal olgulara, duygu ve düşüncelere önem veren Hikâyelere durum Hikâyesi denir. Durum Hikâyesinde; duygu, düşünce ve hayaller ön planda olduğundan Hikâyenin diğer ögeleri; zaman, yer ve yaşam koşulları ikinci planda yer alır. Bunlar anlatımda okuyucuya sezdirilir. Bu tarz Hikâye Rus edebiyatında Anton Çehov tarafından başlatıldığı için Çehov tarzı Hikâye olarak da adlandırılır.
Türk edebiyatında; Ömer Seyfettin ve Refik Halit Karay olay Hikâyesinin, Sait Faik Abasıyanık ve Memduh Şevket Esendal da durum Hikâyesinin önemli temsilcilerindendir.
Hikâyenin Ögeleri:
a. Kişiler: Hikâyede anlatılan olayları veya durumları yaşayan kişilerdir. Hikâyede kişi sayısı azdır. Sadece bir veya birkaç kişi vardır ve onun başından geçenler anlatılır. Hikâyede olayları yapanlara ya da olaydan etkilenenlere Hikâyenin kahramanları denir. Kahramanın kendine özgü ayırt edici özellik taşımasına karakter; benzerlerinin niteliklerini abartılı bir biçimde üzerinde toplanmasına tip denir. Bu bakımdan her birey bir karakterdir, tip değildir. Kıskançlık, cimrilik, korkaklık, vb. birer tiptir.
b. Olay: Hikâye kişilerinin başından geçenlere olay denir. Hikâyede tek bir olay ele alınır. Bazen bu temel olaya bağlı küçük çaplı yan olaylar da olabilir. Ele alınan olayların gelişiminde mantıksal bir sıra izlenir.
Olay hikâyelerinde, olay ön planda olmasına karşın, durum hikâyelerinde olay ya ikinci plandadır ya da yok denecek kadar azdır.
c. Zaman: Hikâyede ele alınan olayın başladığı ve bittiği bir zaman dilimi mutlaka vardır. Olayların başlaması ile bitmesi arasındaki sürece zaman denir. Olaylar bu zaman dilimi içerisinde gerçekleşir. Bazı hikâyelerde olay veya durum son durumdan başa doğru gelişebilir.
ç. Yer: Hikâyede ele alınan olay belli bir yerde (mekânda) geçer. Bu yer, okul, hastane, bahçe, sokak olabileceği gibi insanın iç dünyası da olabilir. Hikâyede yer ya da çevre, betimlemelerle tanıtılır ve kısa tutulur, ayrıntılara girilmez.
d. Dil ve anlatım: Hikâye ya birinci tekil kişinin ağzından ya da üçüncü tekil kişinin ağzından anlatılır. Birinci tekil kişi olayın içindedir. Üçüncü kişi ise olaya gözlemci, tanık olarak katılır.
Hikâye anlatış tarzı yazardan yazara farklılıklar gösterir. Her yazarın kendine göre dili kullanma biçimi vardır. Buna üslup adı verilir.
Hikâyede Plan: Hikâyede anlatılan olayın mantıksal bir gelişiminin sağlanması için iyi bir planlamanın yapılması gerekir. Planlama ile okurun ilgisi hikâye sonuna dek canlı tutulur. Hikâyede; serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur.
Serim bölümü: Olayın geçtiği ortamın ve kişilerinin tanıtıldığı, yer ve zamanın belirtildiği bölümdür. Olay ve olay kişilerinin betimlemesi bu bölümde yapılır.
Düğüm bölümü: Bu bölüm başlayan olayın ne şekilde gelişeceğinin belirlendiği bölümdür. Bu bölümde olaylar gelişir ve merak ögesi yoğunlaşır.
Çözüm bölümü: Hikâyede ele alınan olayın sonuçlandığı bölümdür. Olaylar sona erer, yazarın amacı anlaşılır, olaylar çözümlenir.

Roman: Romanlarda, insanların başlarından geçen olaylar ayrıntılı bir şekilde işlenir. Böylece insanların duygu, düşünce ve hayal dünyaları geliştirilir. Yaşam deneyimleri artırılır.
Olmuş ya da olma olasılığı bulunan olayların bir büyük olayla örülerek ayrıntılı bir şekilde yer ve zaman gösterilerek anlatıldığı uzun yazılara roman denir.
Romanda ele alınan olay etrafında pek çok küçük olay anlatılır. Ele alınan olayın gerçek ya da gerçeğe uygun olması, kişilerin gerçek yaşamda gördüğümüz kişilere benzemesi, olayın geçtiği yer ve zamanın belli olması çevre ve kişilerin ruhsal çözümlemelerine yer verilmesi gerekir.
Romanlar yazıldığı devrin sosyal ve siyasal olaylarını yansıtır. Belli bir döneme ışık tutar.
Roman Çeşitleri: Romanlar bağlı oldukları akıma, işledikleri konulara ve içyapılarına vb. göre sınışandırılır.
Akımlarına göre:
1. Klâsik Roman: Biçim kusursuzluğuna akla ve sağduyuya dayanan romanlardır.
2. Romantik Roman: Duyguların ve hayallerin egemen olduğu romanlardır.
3. Realist Roman: Gerçekçi romanlardır. Yazarlar, eserlerinde kişiliklerini yansıtmazlar.
4. Natüralist Roman: Dünyayı daha da gerçekçi bir anlayışla ele alır. Natüralist sanatçıya göre dünya bir araştırma lâboratuarı, insan da denektir.
İşledikleri konulara göre:
1. Macera Romanı: Okuru heyecanlandırmayı amaçlayan gerilim ve korku dolu olan, çağdaş bilim verileriyle düş gücünden oluşan, polisiye olaylar üzerine kurulmuş, dedektif serüvenlerinin anlatıldığı ya da aşk konusunun ele alındığı romanlara Macera Romanı denir. Bu tür romanlarda "olay" her şey demektir. Olayların akışına uygun olarak çevre zengin, çeşitli ve değişkendir. Kahramanlar da sürekli hareket halindedir. Macera romanları, okuyucuya hoşça vakit geçirtir. Bu tür romanların kaynağını; gezi kitaplarında anlatılan serüvenlerle destanlardaki kahramanların başından geçen olaylarla ilişkilendirebiliriz.
XVIII. yüzyıl macera romanı yazarları arasında İngiliz yazar Daniel Defoe, Robinson Crusoe romanıyla; XIX. yüzyılda Amerikalı Femere Cooper, Casus ve Çizmeli Adam romanıyla; Rudyard Kipling Çengel Kitabı ve Kim romanıyla dünya edebiyatında önemli bir yer tutar.
Ahmet Mithat Efendinin, Hasan Mellâh ve Dünyaya İkinci Geliş adlı romanları macera romanının bizdeki ilk örnekleri sayılır.
2. Belgesel Roman: Konusunu tarihî olaylardan ve kişilerden alan, gerçek olaylardan yola çıkan, araştırma ve incelemeye dayalı romanlara Belgesel Roman denir. Bu tür romanlarda yazar, tarihî gerçekleri kendi hayal gücü ile birleştirerek anlatır. Böylece bir gerçekler sahnesi olan tarih, okuyucu için ilgi çekici bir hâle gelir.
Belgesel roman türünün ilk büyük yazarı Walter Scott’tır. Romantiklerden Victor Hugo, "Notre Damın Kamburu" adlı romanıyla bu türün güzel örneklerinden birini vermiştir. Namık Kemal'in yazdığı Cezmi, ilk belgesel romanımızdır.
3. Çözümlemeli (Psikolojik) Roman: Kişilerinin iç dünyalarını yansıtan, ruh çözümlemelerine önem veren romanlara Çözümlemeli Roman denir. Görünen olaylardan çok, olayların kişi üzerindeki etki ve yansımalarını konu edinen romanlardır. Bu tür romanlarda, ruhun derinliklerine inilir ve bilinçaltındaki gizemli istekler açığa vurulmaya çalışılır.
Madame De Le Fayette, La Princesse De Cieves (Prenses Dö Kiev) adlı romanıyla çözümlemeli romana ilk örneği vermiştir. Goethe, Paul Bourget, Dostoyevski, Marcel Proust, Franz Kafka, Andre Gide, Albert Camus tanınmış çözümlemeli roman yazarlarıdır. Mehmet Rauf'un, Eylül adlı romanı, Türk edebiyatının ilk çözümlemeli romanıdır. Ayrıca Halit Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Abdülhak Şinasi Hisar bu türde eserler vermiştir.
4. Tezli (Sosyal) Roman: Toplumsal sorunları konu alan, bu sorunlara ışık tutarak çözüm yolları üreten romanlara Tezli Roman denir.
Sosyal romanın ilk örneği, Victor Hugo'nun, Sefiller romanıdır. Türk edebiyatında Namık Kemal'in İntibah, Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Beyle Rakım Efendi, Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt, Recaîzade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası, Nabizade Nazım'ın Zehra isimli romanları, sosyal içerikli romanlardır. Daha sonraki dönemlerde, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Memduh Şevket Esendal, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Orhan Kemal gibi pek çok yazarımız sosyal konulan işlemiştir.

Türk edebiyatında modern romanın ilk örnekleri, Tanzimat döneminde görülmeye başlar. Bunlar çeviri eserlerdir. İlk eser, Yusuf Kâmil Paşanın, Fenelon'dan yaptığı Telemague (Telemak) çevirisidir. Daha sonra Victor Hugo'nun, Hikâye-i Mağdurîn (Mağdurun Hikâyesi) adıyla yayınlanan Sefilleri, Daniel Defoe'nun Robenson Hikâyesi adıyla çevrilen Robinson Crusoe'dur.
Edebiyatımızda ilk yerli roman, Şemsettin Sami'nin, Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat (Talat ve Fıtnat'ın Aşkı)'tır, Sonra Ahmet Mithat Efendi, Hasan Mellâh'ı, Namık Kemal, ilk edebî roman kabul edilen İntibah'ı yazmıştır.
Bu öncü yazarlardan sonra Recaîzade Mahmut Ekrem, Araba Sevdasını; Sami Paşazade Sezai, Sergüzeşti yazmıştır.
Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk başarılı roman örneklerini, Servet-i Fünûn sanatçısı Halit Ziya Uşaklıgil vermiştir. Aynı dönemde Mehmet Rauf ve Hüseyin Rahmi Gürpınar da roman türünde eserler vermişlerdir.
II. Meşrutiyet ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar ve Reşat Nuri Güntekin, Türk toplumunun sıkıntılarını, memleket ülküsünü, toplumda kadının yerini, insan sevgisini işleyen romancılarımızdır.
1940'larda yurt ve köy sorunlarına yöneliş başlar. Nurullah Ataç’la dil sadeleşir. Her türlü konuda, çağdaş insanın sorunlarına eğilen yazarlarımız; Ahmet Hamdi Tanpınar, Refik Halit Karay, Abdülhak Şinasi Hisar, Memduh Şevket Esendal, Peyami Safa, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Halikarnas Balıkçısı, Necati Cumalı, Oktay Akbal vb.
Köye yönelen sanatçılarımız; Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Abbas Sayar vb.
Günümüzde ise, Vedat Türkali, Adalet Ağaoğlu, Attilâ İlhan, Oğuz Atay, Pınar Kür, Selim İleri, Mehmet Eroğlu, Erdal Öz, Ferit Edgü, Orhan Pamuk, Sevinç Çokum, Buket Uzuner, Ayla Kutlu, Ahmet Altan vb. sanatçılarımızı sayabiliriz.
Romanın Ögeleri
a. Kişiler: Romanda anlatılan olayları gerçekleştiren kişilerdir. Kişilerin olağanüstü nitelikleri yoktur; gerçek yaşamda gördüğümüz kişilere ya tip ya da karakter olarak benzemelidir. Bunlardan belirli bir sosyal sınıfı ya da eğilimin özelliklerini üstünde taşıyan kişiye tip denir. Cimri tip, içe dönük tip, sevecen tip vb. Karakter ise kendine özgü tutum ve davranışları olan kişidir. Romanda betimlemelerle kişilerin iç ve
dış yönleri tanıtılır, çevre ile bağlantıları ortaya konur.
b. Olay: Roman kişilerinin yaptığı eylemlere olay denir. Romanda ana olay çerçevesinde pek çok küçük çapta olaylar gelişir. Bu olayların her biri roman kişilerinin bir yönünü tanıtır. Romanda gereksiz olaylara yer verilmemelidir. Gereksiz olay ve ayrıntılar eserin değerini düşürür.
c. Zaman: Romanda işlenen olaylar belli bir zaman diliminde geçer. Olayların başlaması ile bitmesi arasında bir süreç vardır. Bu sürece zaman denir.
ç. Yer: Olayın veya olayların geçtiği, kahramanların yaşamlarını sürdürdüğü yerdir. Romanda yer, olayın kavranmasına, sunulmasına yardımcı olmalıdır. Romanda çevre betimlemeleri, olayla ve olayın kişileriyle ilgili önemli bilgiler verir.
d. Dil ve anlatım: Roman yazarının, kendine özgü dili kullanma becerisi vardır. Kimi uzun cümleler kurar, kimi de kısa cümleleri benimseyebilir. Kimi de devrik tümcenin ya da atasözü ve deyimlerin anlatım gücünden yararlanır. Bu anlatım biçimine üslup denir.
Olaylar ya roman başkişisinin ya da üçüncü kişinin ağzından anlatılır. ilk durumda yazar olayları yaşarken ikinci durumda yazar olaylar karşısında gözlemcidir, tanıktır.
Yazarlar roman yazarken anılarından, kişisel gözlemlerinden ve alınan küçük notlardan yararlanır.
Romanda Plan: Romanda ele alınan olayların mantıksal bir gelişimi yapılır. Temel olay çevresinde pek çok küçük olaylar işlendiğinden, kişiler ile olaylar arasındaki ilişkinin kurulabilmesi iyi bir planlama ile olasıdır.
Romanda da hikâyede olduğu gibi serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur.
Serim bölümü: Romana konu olan olaylar ile yer, çevre ve kişilerin tanıtıldığı bölümdür. Bu bölümde olayın geçtiği zaman ile olay kişileri ve çevre betimlemesi yapılır.
Düğüm bölümü: Romanda olayların karmaşık bir hâl aldığı, okuyucunun merakının ve heyecanının yoğunlaştığı bölümdür. Romanda birden fazla düğüm bölümü bulunabilir ve en uzun bölüm bu kısımdır.
Çözüm bölümü: Düğüm bölümündeki olayların çözümlendiği, merak ve heyecanın giderildiği bölümdür. Bazı romanlarda sonuç, okuyucunun hayal gücüne bırakılabilir.

Masal: Olağanüstü olaylarla süslü, olağanüstü kişilerin başlarından geçen olayları anlatan eserlere masal denir. Masallarda genelde olayların geçtiği yer ve zaman belli değildir. Masal bir ana olay çevresinde daha küçük çaplı olaylar ve çatışmalar ile gelişir. Anlatımda iç uyaklara (seci) yer verilir. Abartılı olaylarla süslenir.
Masallar kişilerin özellikle çocukların hayal dünyalarını geliştirir, güçlendirir. Kişilerinden bir kısmı; devler, periler, cinler, ejderhalar vb. doğaüstü yaratıklardır.
Masallar üç bölümden oluşur. Genelde bir varmış bir yokmuş diye başlayan bölüme döşeme adı verilir. Asıl olayın anlatıldığı bölüm de kendi arasında giriş, gelişme ve sonuç olmak üzere üçe ayrılır. Masalda her şeyin güzel bir sonucu bağlandığı bölüm dilek bölümüdür. Bu bölüm genellikle "Gökten üç elma düştü." diye bir tekerleme ile biter.
Masallarda genelde iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin savaşımı işlenir ve sonuçta iyiler kazanır, kötüler cezalandırılır.
Masallar genelde duyulan geçmiş zamanla anlatılır. Başında, ortasında ve sonunda söylenen kalıplaşmış sözlere tekerleme adı verilir.
Masallarda gençliğe toplumun düşünüş tarzı, zevki kuşaktan kuşağa aktarılır. Bölgeden bölgeye yayılır. Her bölgede farklı bir kimlik kazanır.
Edebiyatımızda; Binbir Gece Masalları, Keloğlan Masalları, Kül Kedisi gibi pek çok masal örneklerine rastlanır. Türk masalları, Pertev Naili Boratav, Eflatun Cem Güney vb. başka yazarlarca derlenmiştir.
DESTAN: İslamiyet öncesi sözlü edebiyatın en yaygın türüdür. Destanların bir kısmı evrenin, Dünya’nın, insanın nasıl oluştuğunu anlatır. Bir kısmı ise, konularını tarihten, toplumu derinden etkileyen olaylardan alır. Türk edebiyatında olduğu gibi dünya edebiyatında da ilk edebi verimler olarak destanlar karşımıza çıkar.
Destanlar henüz aklın ve bilimin toplum hayatına tam anlamıyla hâkim olmadığı ilk çağlarda ortaya çıkmış sözlü edebiyat ürünleridir. Milletleri derinden etkileyen tarihî ve sosyal olayları anlatan manzum ve mensur, edebî eserlere destan adı verilir. Bu tür edebî eserler tabiî afetler (deprem, bulaşıcı hastalık, kuraklık, kıtlık, yangın vb.), göçler, savaşlar ve istilâlar gibi önemli olayların etkisiyle tarihin eski çağlarında meydana gelmiştir.
Destanlar üç safhada oluşur:
a) Doğuş safhası: Bu safhada milletin hayatında iz bırakan önemli tarihî ve sosyal olaylar, bu olaylar içinde yüceltilmiş efsanevî kahramanlar görülür.
b) Yayılma safhası: Bu safhada, söz konusu olay ve kahramanlıklar, sözlü gelenek yoluyla yayılır. Böylece bölgeden bölgeye ve nesilden nesle geçer.
c) Derleme (yazıya geçirme) safhası: Bu safhada, sözlü gelenekte yaşayan destanı, güçlü bir şair, bir bütün hâlinde derleyip manzum olarak yazıya geçirir. Çoğu zaman bu destanların kim tarafından derlendiği ve yazıya geçirildiği belli değildir.
Destanların genel özellikleri:
1. Anonimdirler.
2. Genellikle manzumdurlar. Az olmakla beraber nazım-nesir karışık olan destanlar da vardır. Bazıları, manzum şekilleri unutularak günümüze nesir hâlinde ulaşmıştır.
3. Olağan ve olağanüstü olaylar iç içedir.
4. Destan kahramanları olağanüstü özelliklere sahiptir.
5. Destanlar, tarihî ve sosyal olaylardan doğarlar. Bu eserlerde genellikle, yiğitlik, aşk, dostluk, ölüm ve yurt sevgisi gibi temalar işlenir.

Bir edebiyat türü olan destan, zamanla asıl anlamını yitirmiş, âşık edebiyatında savaşları, ünlü kişileri, gülünç olayları anlatan eserlere de destan denilmiştir.
Destan çeşitleri:
Destanlar, oluşum biçimlerine göre ikiye ayrılır:
1.Doğal(Tabiî) Destan: Önce bir şair tarafından söylenen, zamanla şairi unutularak anonimleşen destanlardır. Bunlar, dilden dile dolaşırken büyük değişikliklere uğrar. Mesela Ergenekon Destanı doğal destandır.
2.Yapma (Sunî) Destan: Doğal destandan temel farkı, anonim nitelik taşımamasıdır. Bir şair tarafından, doğal destanlara benzetilerek yazılır. Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Üç Şehitler Destanı adlı eserleri, birer yapma destandır.
İlk Türk Destanları
1.Altay-Yakut: Yaradılış Destanı
2.Sakalar Dönemi: a. Alp Er Tunga Destanı b. Şu Destanı
3.Hun Dönemi: a. Oğuz Kağan Destanı b. Attila destanı
4.Köktürk Dönemi: a. Bozkurt Destanı b. Ergenekon Destanı
5.Uygur Dönemi: a. Türeyiş Destanı b. Göç Destanı
İslamiyet’in Kabulünden Sonraki Türk Destanları
1. Karahanlı Dönemi: Saltuk Buğra Han Destanı
2. Kırgız Manas Destanı
3. Türk-Moğol: Cengiz-name
4. Tatar-Kırım: Timur ve Edige Destanları
5. Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri:
a. Seyyid Battal Gazi Destanı
b. Danişmend Gazi Destanı
c. Köroğlu Destanı
Türklerin Doğal Destanları:
Saka Destanları: Saka Türklerine ait bu destan da, Şu Destanı ve Alp Er Tunga Destanı olmak üzere iki parçadan oluşur. Bunlar Şu ve Alp Er Tunga adlarındaki komutanların hayat hikâyeleri üzerine kurulmuştur.
Hun Destanları: Oğuz Kağan Destanı ve Attila destanı olmak üzere iki destandan oluşur. Oğuz Kağan Destanı Hun hükümdarı Mete’nin hayatını konu alır; ancak onu olağanüstü niteliklere büründürerek anlatır. Bu destan, daha sonra değişikliklere uğrayarak İslami bir nitelik kazanmıştır.
Köktürk (Göktürk) Destanları: Birbirini tamamlayan Ergenekon Destanı ve Bozkurt Destanı’ndan oluşur. Bunlarda Türklerin tarih sahnesine nasıl çıktıkları ve hangi soydan geldikleri üzerine efsaneler anlatılır.
Uygur Destanları: Türeyiş Destanı ve Göç Destanı olmak üzere iki destandan oluşur. İlki Uygurların var oluşunu; ikincisi yurtlarından göç etmek zorunda kalışlarını anlatır.
Not: Kırgız Türklerinin Manas Destanı XI.-XII. yüzyıllarda oluşmuş, bir destandır. İslâmiyet öncesi Türk kültüründen izler taşımakla birlikte, İslâmî unsurlar daha ağır basmaktadır.
Milli Bir Destanın Özellikleri:
a. Yazarı bütün toplum, yani anonimdir.
b. Olaylar bir kahramanın çevresinde gelişir.
c. Konu toplum hayatıyla ilgilidir.
ç. Manzumdur.
d. Destanlar tarihle ilgilidir, fakat tarih değildir.
e. Destanlarda belli bir coğrafya vardır.
f. Destan kahramanları soylu insanlardan oluşur.
g. Destanlarda olağanüstü olaylar görülür.
ğ. Zaman bakımından uzun atlamalara rastlanır.

Mesnevi: Türk edebiyatında anlatı türünde batı tarzı yazılmış hikâye ve roman yoktur. Ancak bu türleri karşılayan divan edebiyatında Leyla vü Mecnun, Hüsrev-i Şirin, Yusuf u Züleyha ile Âşık Garip, Arzu ile Kanber, Battal Gazi vb. tarzında dinî tasavvufî nitelikli hikâyeler vardır.
Mesneviler de halkın anlatı ihtiyacını karşılamak üzere yazılmış eserlerdir.
Mesnevi, divan edebiyatı nazım biçimlerindendir. Beyitlerle yazılır ve her beyit kendi arasında uyaklıdır. Yani beyitler arasında gazelde olduğu gibi uyak birliği yoktur. Bu nedenle uzun konuları işleme olanağı vardır. Genellikle okuyucuyu sıkmaması için aruz ölçüsünün kısa kalıpları kullanılır.
Mesnevi, divan edebiyatında bulunmayan hikâye ve roman türünü karşılamaktadır. Beyit sayısı sınırlı değildir.
Mesnevi, İran'da kurulmuş ve oradan bize geçmiştir. Kurucusu da aslen Türk olan Genceli Nizamî'dir. Nizamî arka arkaya beş tane mesnevi yazmıştır. Divan edebiyatında beş tane mesneviye "hamse" denir. Bütün divan şairleri hamse (beş tane mesnevi) yazmak için uğraşmışlardır. Türk edebiyatında da Süleyman Çelebi, Şeyhî, Fuzûlî, Nâbî ve Şeyh Galip gibi sanatçılar mesnevi yazmışlardır. Tam bir mesnevide şu bölümler bulunur:
1. Manzum ya da mensur Dibâce (Önsöz)
2. Tevhid
3. Münacat
4. Naat
5. Miraciye
6. Medh-i Cihâr-i Yar-i Güzin (Dört halifeye övgü)
7. Methiye
8. Sebeb-i Telif (Yazılış sebebi)
9. Âgâz-ı Dâsitan (Asıl konunun anlatıldığı bölüm)
10. Hatime (Sonsöz)
Mesneviler işlediği konular bakımından şu türlere ayrılır:
a. Cenk destanları mesnevisi: Savaş ve kahramanlık olaylarını şairin duygu ve düşüncesine göre işleyen mesnevilerdir. “Gazavatname” denir. İran edebiyatında Firdevsî'nin "Şehname" adlı eseri bu tür mesnevidir.
b. Aşk hikâyeleri mesnevisi: İslâm dünyasının ortak ürünü olan aşk hikâyelerini konu alan mesnevilerdir. Şeyyad Hamza'nın "Yusuf u Züleyha", Fuzuli’nin "Leyla vü Mecnun" adlı mesnevileri bu tür eserlerdendir.
c. Dinî ve tasavvufî konulu mesnevi: Din ve tasavvuf konularını işleyen mesnevilerdir. Mevlana'nın "Mesnevi" adlı eseri ile Süleyman Çelebi'nin "Vesiletü'n Necat (Mevlit)" adlı mesnevileri bu türe girmektedir.
ç. Ahlaki ve didaktik mesnevi: Bilgi ve öğüt vermek amacıyla yazılan mesnevilerdir. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın "Kıyafetname" ile Nabi'nin "Hayriyye-i Nabi" adlı eserleri bu türe girer.
d. Şehrengiz mesnevi: Padişah ya da devlet büyüklerinden birinin bir şehri ziyaretini veya şairin kendi şehrinin güzelliklerini anlatan mesnevilerdir. Lami'nin "Şehrengiz-i Bursa" ile Enderunlu Fazıl’ın “Zenanname” adlı mesnevisi bu tür bir eserdir.
e. Mizahî konulu mesnevi: Toplumsal sorunları mizahî bir dille eleştiren mesnevilerdir. Şeyhî’nin “Harname” adlı mesnevisi bu türe girer.

Manzum Hikâye: Nazım şeklinde yazılmış hikâyelere manzum hikâye denir. Diğer hikâyede olduğu gibi manzum hikâyede de serim düğüm ve çözüm bölümleri bulunur. Meydana gelen bir olay ve olayı yapan kişi ve olayın geçtiği yer ve zaman vardır.
Türk edebiyatında Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy bu türde önemli eserler vermişlerdir. Orhan Veli Kanık ve bazı başka şairler de çeşitli fabl hikâyeleri ile Nasrettin Hoca fıkralarını manzum hikâye tarzında yazmışlardır.

Halk Hikâyeleri
Destanların zaman içinde değişime uğramış biçimleri sayabileceğimiz halk hikâyeleri gerçeğe daha yakın olmaları bakımından destandan ayrılırlar. Anonimdirler.
Halk hikâyelerinde şiirle düzyazı iç içedir. Halk hikâyeleri konuları yönünden iki grupta incelenebilir.
Tek olay çevresinde gelişen halk hikayeleri olduğu gibi, kişi ve olay sayısı çok halk hikayeleri de vardır. Bu hikayeler âşıklar ve yaşlılar tarafından anlatılır.
Halk hikayeleri konularına göre dört çeşittir.
a. Aşk Hikayeleri: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, Ercişli Emrah ve Selvi, Tahir ile Zühre, Âşık Garip Hikayesi, Aşık Kerem Hikayesi, Elif ile Mahmut...
b. Dini-Tarihi Halk Hikayeleri: Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Battal Gazi, Danişmend Gazi, Hz. Ali ile ilgili diğer hikayeler...
c. Kahramanlık Hikayeleri: Köroğlu Hikayesi
d. Destanî Halk Hikâyeleri: Dede Korkut Hikayeleri
NOT: Halk hikayeleri, destan ile roman arasındaki aşamanın ürünüdür.
NOT: Destan geleneğinden Halk hikâyeciliğine geçişin ilk ürünü Dede Korkut Hikayeleri’dir. Bu nedenle Dede Korkut Hikayeleri özel bir önem taşır.
Dede Korkut Hikayelerinin en önemli özellikleri şunlardır:
1) Asıl adı “Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan” şeklindedir.
2) 12, 13 ve 14. yy.da Doğu Anadolu’da ve Azerbeycan’da yaşayan müslüman Oğuz boylarının geleneklerini, göreneklerini, iç mücadelelerini, doğa üstü güçlerle, yaratıklarla savaşmalarını ele alır.
3) 14. ve 15. yy.da yazıya geçirilmiştir. Bu konudaki yaygın kanaat hikayelerin 14.yy.’da yazıya geçirildiği şeklindedir. Hikayelerin kimin tarafından yazıya geçirildiği bilinmemektedir.
4) Toplam on iki hikayeden oluşur.
5) Şiir ve düzyazı (nazım-nesir) karışık oluşturulmuştur.
6) Hikayelerde az da olsa masal ve destan unsurları görülür.
7) Çok temiz, güzel ve zengin bir kullanılmıştır.
Karizmatik Anlatım açık, yalın ve durudur. Kesinlik ifade eder.
9) Hikayelerde en önemli meziyet kahramanlıktır.
10) Aileye, çoğalmaya, kadına, çocuğa ve çocuk terbiyesine büyük önem verilir. Kadınların ailenin en önemli unsuru olduğu vurgulanır. Önsözünde dört ayrı tadın tipi çizilir.
11) Bütün hikayelerde dini unsurlar (namaz kılma, dua etme, arı sudan abdest alma) görülür.
12) Kahramanlar dövüşlerini, Allah ve peygamber sevgisi için yapar.
13) Türk milletinin karakteristik özellikleri; doğruluk, adelet, güzellik yüceltilir.
14) Misafirperverlik ve cömertlik insanların ortak özelliğidir.
15) At, ağaç, su, yeşillik kısaca tabiat çok sevilir.
16) Kahramanların en büyük yardımcısı atlardır.
17) Kadınlar, eşlerine karşı aşırı saygılı ve itaatkârdır. Eşler de kadınlarına önem verir, iyi davranır.
18) Hikâyelerde, birçok öğüt vardır. Bu nedenle bu hikayeler didaktiktir.
19) Hikayelerde yaşanan olayların tarihi bilgilerle ilgisi vardır.
20) Hikayelerde geçen ve hikayeler adını veren Dede Korkut; yaşlı, herkesin saygı gösterdiği, hakanların bile akıl danıştığı, çocuklara isim koyan, eğlencelerde kopuz çalıp şiirler söyleyen, kırgınlıkları gidermede aracılık eden kişidir.

GÖSTERMEYE BAĞLI EDEBÎ METİNLER
Tiyatro: Günlük hayatta her an karşılaşabileceğimiz olayları sahnede göstermek amacıyla yazılan eserlere tiyatro denir. Drama, dramatik edebiyat gibi sözler de tiyatro anlamına gelir. Dilimizde tiyatro sözcüğü sahne eseri, sahne eserlerini oynama sanatı ve sahne eserlerinin oynandığı bina anlamlarında da kullanılır.
Tiyatro, olayları dekorlar ve kişiler yardımıyla günlük hayatta olduğu gibi gözümüzün önünde canlandırır. Bunun için hem göze, hem de kulağa hitap eden güzel sanatlardan yararlanır. Söz ve hareketler birbirini tamamlar. Oyuncu ile seyirci bütünleşir. Bu bakımdan edebî türler arasında en canlı, hayata en yakın olanıdır.
Tiyatro eserinde başlıca iki öge bulunur: olay ve kişiler. Olay anlatılmaz oyuncular tarafından canlandırılır. Kişiler, olayları yaşayan ya da olaydan etkilenen varlıklardır. Olayları ön planda yaşayan varlığa olayın başkahramanı denir.
Tiyatro eserleri de hikâye ve romanda olduğu gibi üç bölümden oluşur: Serim düğüm ve çözüm. Serim (giriş) bölümünde olay ve olayla ilgili kişiler kısaca ele alınır. Düğüm (gelişme) bölümü olaydaki kişilerin çatışması ve çatışmanın merak uyandıracak bir hâl aldığı bölümdür. Çözüm (sonuç) de ise olay bir sonuca bağlanır.
Tiyatro Çeşitleri: Bugünkü tiyatronun kaynağı Antik Yunan Tiyatrosudur. Antik tiyatronun iki türü olan trajedi ve komedinin kaynağı Bağ Bozumu Tanrısı Dionysos adına yapılan törenlerdir. Trajedi ve komedinin ayırıcı özelliklerini Aristoteles ilk kez Poetika adlı eserinde belirtmiştir.
İlk örnekleri Antik Yunan edebiyatında görülen trajedi ve komedi, daha sonra Yunan ve Lâtin edebiyatlarının örnek tutulduğu klasisizm akımı devrinde özellikle Fransa'da yeniden canlanarak 19. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür.
19. yüzyılda romantizm akımına bağlı sanatçıların trajedi ve komedinin klâsik kalıplarını kırması ve bir ölçüde bunları kaynaştırmasıyla dram doğmuştur.
Türk tiyatrosunda, Batılı anlamda ilk eser, Şinasi'nin Tanzimat döneminde yazdığı Şair Evlenmesi adlı bir perdelik komedidir. Tanzimatla birlikte Türk tiyatrosu komedi ve dram türüne yönelmiştir.
Komedi türünde yazanlar özellikle Moliere (Molyer)'den etkilenmişler, zaman zaman geleneksel oyunlarımızdan da yararlanmışlardır. Şinasi'nin yanı sıra Teodor Kasap, Âli Bey, Ahmet Vefik Paşa komedi türünde eserler vermişlerdir.
Dram türünde Namık Kemal, Abdülhak Hâmit Tarhan gibi yazarlar, romantizmin etkisiyle aşırı duygusallığa kapılmışlar, konuşma dilinden uzaklaşma, olay örgüsüne ve oyun tekniğine önem vermeme yüzünden pek başarılı olamamışlardır.
II. Meşrutiyet Dönemi'nde de tiyatro çalışmaları sürmüş, ancak başarılı ürünler Cumhuriyet Dönemi'nde verilmiştir.
Meşrutiyetten bu yana dram türünde eser veren bazı sanatçılar şunlardır: Müsahipzâde Celâl, Vedat Nedim Tör, Reşat Nuri Güntekin, Faruk Nafiz Çamlıbel, Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Oktay Rıfat, Haldun Taner, Turgut Özakman, Sermet Çağan, Güngör Dilmen.

1. Trajedi: Yaşamın acıklı yönlerini, kendine özgü kurallarla sahnede yansıtmak; ahlâk, erdem örneği göstermek için yazılmış manzum tiyatro eserine trajedi denir. Trajedi; izleyicide korku, heyecan, acındırma duyguları uyandırarak ders vermeyi amaçlar. Trajedilerde işlenen trajik olay, iki yüksek değer arasındaki çelişkiyi yaşayan insanın durumundan doğar.
Klâsik trajedinin özellikleri şunlardır:
Trajedilerde erdem ve ahlâka her şeyin üstünde yer verilir.
Trajedi, konularını tarihten ve mitolojiden alır. 17. yüzyıla kadar yazılan trajedilerde konular, Yunan ve Lâtin mitolojisinden, tarihinden alınırdı.
Trajedilerde; çirkin sayılan vurma, yaralama, öldürme gibi olaylar, sahnede, seyircilerin gözleri önünde sergilenmez, bu olaylar sahne gerisinden duyurulur.
Trajediler, manzum olarak yazılır.
Trajedi beş perdeden oluşur.
Kahramanlar olağanüstü varlıklar veya soylulardır: Tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar; krallar, kraliçeler vb.
Trajedilerde üç birlik kuralı vardır. Bir eserin zaman, mekân (yer), olay birliği içinde verilmesine üç birlik kuralı denir:
Zaman Birliği: Eserin konusunu oluşturan olay, 24 saat içinde geçer. Eserin konusu, olayın sonuca en yakın yerinden seçilir
Yer Birliği: Olayın baştan sona kadar aynı yerde geçmesidir.
Olay Birliği: Piyesin tek bir ana olay çevresinde gelişmesidir.
Klâsik trajedinin önemli yazarları şunlardır: Aiskhylos (M.Ö. 6. yüzyıl), Sophokles (M.Ö.5. yüzyıl), Euripides (M.Ö. 5. yüzyıl), Ennius (M.Ö. 3. yüzyıl), Corneille (M.S. 17. yüzyıl), Racine (M.S. 17. yüzyıl).

2. Komedi: İzleyiciyi güldüren, eğlendiren ve eğlendirirken düşündüren tiyatro türüne komedi denir. Aristoteles, komediyi Poetika adlı eserinde şöyle tanımlar: "Komedi, ortalamadan daha aşağı (kötü) olan karakterlerin taklididir. Bununla birlikte komedi, her kötü olanı taklit etmez; tersine gülünç olanı taklit eder. Bu ise soylu olmayanın bir bölümüdür. Çünkü gülünç olanın özü soylu olmayışa ve kusura dayanır."
Klasik komedinin özellikleri şunlardır:
Komedide kişilerin ya da toplumun gülünç yanları ortaya konularak seyirciyi güldürme yoluyla düşündürme ve doğru yola yöneltme amacı güdülür.
Konular günlük yaşamdan alınır.
Kişiler çoğunlukla halk kesiminden kimselerdir.
Acı veren olaylar (vurmak, yaralamak vb.) seyircinin gözü önünde gerçekleştirilebilir.
Üslûpta soyluluk aranmaz; her türlü kaba sözlere ve şakalara yer verilir.
Nazımla yazılır. (17. yüzyıl klâsik edebiyatında nesirle yazılmış komediler de vardır.)
Trajediler gibi komediler de birbiri arkasından sürüp giden "diyalog" ve "koro" bölümlerinden oluşur. Eser ara vermeden oynanır, perde arası yoktur.
Komedide de üç birlik kuralına uyulmuştur. Sonraları bu kuraldan vazgeçilmiştir. Günümüz komedi yazarları komedinin bu klâsik kuralına bağlı kalmadan eserlerini oluşturmuşlardır.
Başlıca Komedi Çeşitleri:
Karakter Komedisi: İnsan karakterinin gülünç ve aksak yanlarını konu alan komedidir. Moliere'in Cimri, Shakespeare ( Şekspir)'in Venedik Taciri adlı eserleri karakter komedisidir.
Töre Komedisi: Toplumun gülünç ve aksak yanlarını konu alan komedidir. Moliere'in Gülünç Kibarlar, Gogol'un Müfettiş, Şinasi'nin Şair Evlenmesi adlı eserleri töre komedisidir.
Entrika Komedisi: Olayların şaşırtıcı biçimde düzenlendiği, çoklukla güldürmekten başka bir amaç güdülmeden yazılan komedidir. Moliere'in Scapin'in Dolapları, Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedisi adlı eserleri entrika komedisidir. Entrika komedilerine vodvil de denilmektedir.
Klâsik komedinin önemli yazarları şunlardır: Aristophanes (M.Ö. 5.yüzyıl), Menandros (M.Ö. 4. yüzyıl), Terentius (M.Ö. 3. yüzyıl), Plautus (M.Ö. 3. yüzyıl), Moliere (M.S. 17. yüzyıl).

3. Dram: Yaşamın acıklı ve gülünç yönlerini bir arada yansıtan tiyatro türüne dram denir.
Komediler yalnız gülünç, trajediler de acıklı olayları canlandırmak için yazılmıştır. Oysaki yaşam, acıları ve sevinçleriyle bir bütündür. 19. yüzyılda Fransa'da, yaşamın hem acıklı hem gülünç yönlerini birlikte işleyen dram türü ortaya çıkmıştır.
Dram türünün gelişiminde Shakespeare (Şekspir)'in önemli katkıları olmuştur. Shakespeare, klâsik tiyatronun zaman ve yer birliği kurallarını yıkmıştır. Ayrıca acıklı ve gülünç olayları sahnede iç içe vererek dramın ilk örneklerini vermiştir. Sanatçının, şiir ile düz yazıyı iç içe kullandığı oyunları, önce Alman romantiklerini, sonra da Fransız romantiklerini etkilemiş, böylece dramın temelleri atılmıştır.
Fransız romantiklerinden Victor Hugo (Viktor Hügo), Cromwel adlı eserinin ön sözünde dramın özelliklerini şu sözlerle açıklar: "Dramın özelliği gerçektir. Gerçek, yaratılışta, yaşamda olduğu gibi dramda da karşılaşan iki tipin; yüce ile gülüncün birleşmesinden doğar. Doğada olan her şey sanatta da vardır."
Dramın özellikleri şunlardır:
Üç birlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.
Hem acıklı hem de gülünç olaylar, yaşamda olduğu gibi bir arada bulunabilir.
Olay, tarihin herhangi bir devrinden ya da günlük yaşamdan alınabilir.
Kişiler halkın her kesiminden seçilebilir.
Klâsik trajedi ve komedilerdeki Eski Yunan mitolojisine yönelik değerler yerine ulusal değerlere yönelme görülür.
Acı veren olaylar (vurma, öldürme vb.) sahnede oluş hâlinde gösterilebilir.
Perde sayısı yazarın isteğine bağlıdır.
Hem şiirle hem düz yazıyla yazılabilir.

Romantik dönemden günümüze kadar her edebî dönemde dram türü gelişmiş, düzeyli, ciddi bir anlatım aracı olarak varlığını korumuştur.
Dram türünün önemli yazarları şunlardır. Rönesans dönemi tiyatro yazarlarından William Shakespeare (16. yüzyıl), Goethe (18.yüzyıl), Schiller (18.yüzyıl) Victor Hugo (19. yüzyıl).

4. Çağdaş Tiyatro: Teknik buluşların getirdiği yenilikler ile uygarlığın insan üzerindeki etkileri tiyatroya yeni olanak ve temalar getirdi. İnsanoğlunun yaşamındaki değişim ve gelişimler, tiyatroya sayısız yenileşme öğeleri kattı ve bu sanat dalına yeni sorumluluklar yükledi. Art arda gelen iki büyük savaş, birbirinin ardı sıra doğan düşünce ve sanat akımları tiyatronun iç yapısında köklü değişiklikler oluşturdu. Şiir, resim, heykel ve müzikteki hızlı değişimler de, onlardan yararlanan tiyatroyu etkilemiştir. Günümüz oyun yazarları, bu sanat dallarının kendilerine sunduğu olanakları da kullanarak değişik anlayışlarla oyunlarını yazmaktadır.
Çağımız tiyatrosunda, tiyatro geleneklerinin ve kurallarının değiştiğini görürüz. Tiyatro, artık, yaşamı olduğu gibi değil, görünmeyen iç yüzüyle yansıtır. Sanat, doğayı olduğu gibi taklit etmez. İnsanın çok zengin bir iç dünyası vardır. Bu iç dünya toplum ve doğa mantığına uymayabilir. Bu nedenle sahnede saçma gibi görünen sözler söylenebilir, dengesiz hareketler olabilir.
a) Absürd (Uyumsuz, Saçma) Tiyatro: Absürd tiyatro, bir bakıma geleneksel tiyatronun kurallarını ve düzenlerini hiçe saymıştır. Tiyatro, her şeyi anlamaktan, canlandırmaktan çok, bir ses ve hareket düzeni olmalıdır. Olaylar arasında bağ kurulması her zaman şart olmayıp oyun, birbirine ilgisiz görünen sesler, sözler, eylemler hâlinde sürüp gitmelidir. Az olay ve az sözle çok mesaj vermek gerekir. Acıklı olaylar bile alay konusu olabilir. Absürd tiyatroda perde düzenine; serim, düğüm, çözüm bölümlerine önem verilmez. Eser; bilinmeyenlerle, sembollerle ve saçma denilebilecek kurgularla doludur. Bu tiyatro anlayışında önemli olan; bir duygu ve olayın biçimini, oluşumunu göstermektir.
Absürd tiyatronun önemli yazarları şunlardır: Eugene İonesco, Amedee, Samuel Beckett, Seraphin Audiberti, John Osborn.
Türk tiyatrosunda Güngör Dilmen’in "Canlı Maymun Lokantası" adlı eseri bu türün bir örneğidir.
b) Epik (Destansı) Tiyatro: Çağdaş tiyatronun başka bir kolu da Epik tiyatrodur. Bu tiyatro türünün önderi, Alman yazar Berthold Brecht'tir.
Epik tiyatro, oyunun izleyiciyi büyülemesine karşıdır. Yani temsil sırasında, izleyicinin oyuna kendini kaptırmasını ve büyülenmesini önlemek ister. Bunun için sahne, dekordan ve olaylardan uzak tutulur. İzleyiciye de temsilde gördüklerinin gerçek değil, bir oyun olduğu hatırlatılır. Epik tiyatro, izleyiciyi uyanık tutmak ister. Bunu sağlamak için araya şarkılar, tekerlemeler, oyunu birdenbire kesen açıklamalar konur. Entrikaların iç yüzü durup dururken açıklanır.
Epik tiyatronun önemli yazarları şunlardır: Arthur Adamov, Max Frisch, Frederich Dürrenmatt.
Türk tiyatrosunda Haldun Taner, "Keşanlı Ali Destanı" adlı eseriyle epik tiyatro örneği vermiştir.

5. Müzikli Tiyatrolar: Sözleri bestelenmiş tiyatro türüdür. Tamamen bestelenen tiyatro türleri olduğu gibi, yarısı beste yarısı söze dayanan tiyatro türleri de vardır.
Opera: Müzik eşliğinde söylenen şarkılı oyunlara opera denir. Lirik dram olarak da bilinir. Tamamen nazım (şiir) şeklinde yazılır ve bestelenir. Eserde şiir, müzik, ışık, kostüm, raks (oyun) ve estetik zenginlik tam bir uyum içerisinde bulunur.
Opera 17. yy başlarında İtalya’da doğmuş ve oradan, önce Fransa'ya sonra da Avrupa ülkelerine yayılmıştır.
Opera – Komik: Güldürücü bir biçimde yazılan operadır.
Operet: Halka hitap eden müzikli komedidir. Halk şarkılarına dayalı, sade üslupla haşf ve coşkun eğlenceli konularda yazılıp bestelenmiş sahne oyunudur. Daha çok eğlendirici yanı vardır.
Komedi Müzikal: Sözlerinin arasında müzikli parçalar bulunan vodvil ya da komedilere denir. Acıklı, gülünç sahnelere yer verilir. Müzikli bölümlerde halk şarkılarından yararlanılır.
Bale: Konusunu, müzik eşliğinde hareketlerle anlatan tiyatro türüdür. Balede konuşma yoktur. Her şey danslı hareketlerle anlatılır.
Revü: Revü; tablo, skeç, şarkı ve monolog gibi sahnelerden kurulu, daha çok gündelik olayları alaya alan ve taşlayan bir gösteri türüdür.
Skeç: Genellikle bir nükteyle son bulan, az kişili ve yalın, şakacı bir içeriği olan kısa oyundur.

6. Gelenekli Türk Tiyatrosu: Zamanımızdan yaklaşık dört bin yıl önce Orta Asya'da yaşayan Türk boylarının bulunduğunu biliyoruz. Türklerin sığır, yuğ, şölen adları verilen törenlerindeki gösteriler, gelenekli Türk tiyatrosunun ilk örnekleri sayılabilir. Bu törenlerin yönetmen ve oyuncuları şaman adı verilen din adamlarıdır.
Zamanla içeriği genişleyen dinsel törenler, geleneksel törenler hâline gelir. Ergenokon Destanı'nda yer alan demir dövme töreni bu örneklerden birini oluşturur. Bu törene bütün boy halkı katılır, büyük bir alan sahne olarak kullanılırdı. Dede Korkut Öyküleri incelendiğinde, ozan ve kopuzun dram sanatının bir parçası olduğu anlaşılır. Ayrıca Şamanizm ayinleri bu bakımdan dikkati çeker.
11. yüzyılda İslâmiyet'i tamamen kabul etmiş olan Türkler, yeni kültürün etkisiyle tiyatrodan uzak kaldılar. Buna karşılık, gölge (hayal) oyunları cansız olduğu için, hoşgörüyle karşılanmıştır. Ayrıca Türkler; kültür, inanış ve yaşayışlarına uygun olarak geleneğe dayalı bir canlandırma sanatı geliştirdiler. Gelenekli Türk tiyatrosu adı verilen bu tiyatro anlayışının kolları şunlardır:
Köy Seyirlik Oyunları: Geleneksel Türk tiyatrosunun kaynakları içerisinde köy seyirlik oyunların özel bir önemi vardır. Halen özellikle Anadolu da ki pek çok köyde devam ettirilen köy seyirlik oyun geleneğinin tarihi binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Geçmişin tiyatrosundan geleceğin tiyatrosuna önemli bir kaynaktır bu oyunlar. Binlerce yıl önce Anadolu insanları, toplayıcılık kültüründen tarım kültürüne geçtiği dönemlerden itibaren günümüze kadar mevsim dönüşümlerine, ekim-dikim ve hasat zamanlarına özel bir önem vermiş, bu zamanları oruç, ritüel ve şenliklerle kutsamıştır. Binlerce yıl önce Anadolu insanları, geçimlerini günümüzde de olduğu gibi tarımdan sağlıyorlardı. Ekim yapılmadığı kış ayları onlar için kıtlık zamanlarıydı. Yaz ayları ise tam bolluk ve bereket dönemleri idi. Kıtlık, karanlıkla özdeşti, kara ile simgeleniyordu. Bolluk ise beyazla özdeşti, beyaz ile simgeleniyordu. Mevsimler arasındaki bu ak-kara çatışması köy seyirlik oyunların temel yapısını belirliyordu.

Günümüze kadar gelen köy seyirlik oyunların büyük bölümü işte bu ak-kara çatışması üzerine kuruludur.
Özellikle Sivas köylerinde karşılaştığımız "saya gezme" adı verilen ritüelde, yazı ve kışı simgeleyen aklar giyinmiş genç kız ile yüzü karaya boyanmışa "Arap" ve onların peşine takılan çoluk çocukla dolu bir alay, köyde kapı kapı dolaşır, her evden geçen hasattan kalma hububatı toplar, köy meydanında bu hububat pişirilerek tüm köylülerce yenir. Hemen arkasından oynanan köy seyirlik oyunun da Arap, genç kızı kaçırır. Sonra da kızın yakınlarının genç kızı yeniden bulmasıyla şenlik yapılır. Arap kovalanır, böylece kış ayı kovulur, yazın gelmesi coşkuyla kutlanır, genç kız evlendirilerek düğünü yapılır. Az önce genç kızın kaçırılmasına üzülen, yas tutan seyirciler, az sonra, genç kızın Arap’ın elinden kurtulmasıyla sevinir, hep birlikte halay çekerek, dans ederek bu olayı kutlar.
Köy seyirlik oyunlar, adı üzerinde seyirlik oyunlardır. Tıpkı ortaoyunumuzda olduğu gibi bu oyunlar da genellikle köyün ortasında, köy meydanında oynanır. Seyirciler çepeçevre oyuncuları çevreler.
Oyuncu - seyirci ayrılığı hem vardır hem yoktur. Oyuncuları oyuna seyirciler hep beraber hazırlar. Bir tas, bir şapka, bir baston, bir deve, bir sopa, bir tüfek olabilir. Sırası gelen oyuncu seyirci içinden çıkarak oyuna katılır, oyundaki görevi bittikten sonra yeniden seyircilerin arasına karışır.

Meddah: Methedici (övücü), taklitler yapıp hoş öyküler anlatarak halkı eğlendiren sanatçıya meddah denir. Türk halk zekâsının ve halkın, olayları karikatürize etme gücünün büyük sanatlarından biri olan meddahlık, yüzyıllar boyu yaşamış, Türk halkı arasında çok ilgi görmüştür. Meddahlık için tek adamlı tiyatro diyebiliriz. Meddah, tiyatronun bütün kişilerini varlığında birleştiren bir aktördür. Yüksekçe bir yerde oturarak bir öyküyü başndan sonuna kadar, canlandırdığı kişileri ağız özelliklerine göre konuşturarak anlatır. Perdesi, sahnesi, elbiseleri, dekoru, kişileri bulunmayan bu tiyatronun her şeyi meddah denilen o tek adamın zekâsına, bilgisine, söz söylemedeki başarısına bağlıdır. Meddahların çoğu, klasikleşmiş beyitlerle öykülerine başlarlar. Meddah anlatacağı öyküye geçmeden önce: "Haak dostum Haak!" diyerek çoğunlukla şu beyitle öyküye girer:
"Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet,
Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet."
Meddah kişilerin ağız özelliklerini taklit ettiği gibi hayvanların, doğanın ve cansız nesnelerin seslerini de taklit eder. Meddahın iki aracı vardır; biri boynuna doladığı mendili, öteki de elinde tuttuğu sopasıdır. Mendille çeşitli başlıklar yapar, terini siler. Sopayı da oyunu başlatmak, seyirciyi suskunluğa çağırmak, kapıyı vurmak için ya da saz, süpürge, tüfek, at yerine kullanır.
Bitişte özür diler, oyundan çıkan sonucu (kıssa) bildirir. Daha sonra anlatacağı öykünün adını ve öyküyü nerede anlatacağını söyler.
Günümüzde meddahlıkla ilgili birkaç dağınık yazma ve taş baskısı kitap dışında fazla kaynak yoktur. İstanbul Üniversitesi Kitaplığında bulunan "Mecmûa-ı Fevâid" meddahlar üzerine yazılmış önemli bir kaynaktır.

Orta Oyunu: Orta oyunu, çevresi izleyicilerle çevrili bir alan içinde oynanan, yazılı metne dayanmayan, içinde müzik, raks ve şarkı da bulunan doğaçlama bir oyundur. Orta oyunu adının geçtiği ilk belge 1834 tarihlidir. Daha eski kaynaklarda bu oyun; kol oyunu, meydan oyunu, taklit oyunu, zuhuri gibi adlarla anılmıştır.
Orta oyunu, han ya da kahvehane gibi kapalı yerlerde de oynanmakla birlikte, genel olarak açık yerlerde ortada oynanan bir oyundur. Oyunun oynandığı yuvarlak ya da oval alana palanga denir. Oyunun dekoru; yeni dünya denilen bezsiz bir paravandan ve dükkân denilen iki katlı bir kafesten oluşur. Yeni dünya ev olarak, dükkân da işyeri olarak kullanılır. Dükkânda bir tezgâh, birkaç hasır iskemle bulunur.
Orta oyununun kişileri ve fasılları Karagöz oyunuyla büyük oranda benzerlik gösterir. Oyunun en önemli iki kişisi Kavuklu ile Pişekâr'dır. Kavuklu, Karagöz oyunundaki Karagöz'ün karşılığı, Pişekâr da Hacivat'ın karşılığıdır. Orta oyununda da gülmece öğesi, Karagöz oyunundaki gibi, yanlış anlamalara, nüktelere ve güldürücü hareketlere dayanır. Oyunda çeşitli mesleklerden, yörelerden, uluslardan insanların meslekî ve yöresel özellikleri, ağızları taklit edilir. Bunlar arasında Arap, Acem, Kastamonulu, Kayserili, Kürt, Frenk, Laz, Yahudi, Ermeni vb. sayılabilir. Orta oyununda kadın rolünü oynayan kadın kılığına girmiş erkeğe Zenne denir.
Kavuklu Hamdi ile Pişekâr Küçük İsmail Efendi, orta oyununun önemli ustaları sayılır.
Orta Oyununun Bölümleri:
Mukaddime (Giriş): Zurnacı, Pişekâr havası çalar. Pişekâr çıkar ve izleyiciyi selâmladıktan sonra zurnacıyla konuşur. Bu konuşmada, oynanacak oyunun adı bildirilir. Daha sonra zurnacı Kavuklu havasını çalar. Kavuklu ile Kavuklu arkası oyun alanına girer. Kavuklu ile Kavuklu arkası arasında kısa bir konuşma geçer. Sonra bu kişiler birden Pişekâr'ı görüp korkarlar ve korkudan birbirlerinin üstüne düşerler. Bazı oyunlarda zenne takımı ve Çelebi'nin daha önce çıkıp Pişekar'la konuştukları bir sahne de vardır.
Muhavere (Söyleşme): Bu bölüm Kavuklu ile Pişekâr'ın birbirleriyle tanıdık çıktıkları tanışma konuşmasıyla başlar. Kavuklu ile Pişekâr'ın birbirinin sözlerini ters anlamaları bir gülmece oluşturur ki buna arzbâr denir. Arzbârdan sonra tekerleme başlar. Tekerlemede Kavuklu, başından geçen olağan dışı bir olayı Pişekâr'a anlatır. Pişekâr da bunu gerçekmiş gibi dinler, sonunda bunun düş olduğu anlaşılır.
Fasıl (Oyun): Oyunun asıl bölümü, belli bir olayın canlandırıldığı fasıl bölümüdür. Orta oyunu fasılları genellikle iki paralel olay dizisinde gelişir. Dükkân dekorunda gelişen olaylarda genellikle Kavuklu bir iş arar. Pişekâr'ın ona iş bulmasıyla olaylar gelişir. Dükkâna gelip giden çeşitli müşterilerle ilgili oyunlar da vardır. İkinci olaylar dizisi yeni dünya denilen ev dekorunda geçer. Zenne takımının, Pişekâr aracılığıyla ev araması ve bir eve yerleşmesi biçiminde olaylar gelişir.
Bitiş: Oyunun son bölümüdür. Pişekâr, izleyicilerden özür dileyerek gelecek oyunun adını ve yerini bildirir. Oyunu kapatır.
Geleneksel Türk halk tiyatrosunun önemli seyirliklerinden olan orta oyununun başlıcaları şunlardır: Mahalle Baskını, Terzi Oyunu, Yazıcı Oyunu, Büyücü Hoca, Fotoğrafçı, Hamam, Tahir İle Zühre, Kale Oyunu, Pazarcılar, Çeşme, Gözlemeci, Çifte Hamamlar, Kunduracı, Eskici Abdi.

Karagöz: Karagöz, bir gölge oyunudur. Bu oyun, deriden kesilen ve tasvir adı verilen birtakım şekillerin (insan, hayvan, bitki, eşya vb.) arkadan ışıklandırılmış beyaz bir perde üzerine yansıtılması temeline dayanır.
Gölge oyununun önce Çin'de (M.Ö. 2. yüzyıl) veya Hint'te çıktığı söylentileri vardır. Evliya Çelebi ise Karagöz ile Hacivat'ın Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat zamanında (13. yüzyıl) yaşamış gerçek kişiler olduğunu belirtir.
Halk arasındaki bir söylentiye göre ise Karagöz ile Hacivat, Sultan Orhan (14. yüzyıl) zamanında Bursa'da bir cami yapımında çalışmış işçilerdir. İkisi arasındaki nükteli konuşmalar, diğer işçileri oyaladığı için Sultan Orhan tarafından öldürtülmüşlerdir. Daha sonra Şeyh Küşterî, Hacivat ve Karagöz'ün deriden yapılmış tasvirlerini oynatmış ve onların şakalarını tekrarlamıştır. Bu nedenle Karagöz perdesine Küşteri Meydanı da denir.
İslâm dünyasında 11. yüzyılda sözü edilmeye başlanan bu oyuna hayal-i zill (gölge hayali) adı verilmiştir. Karagöz oyunu, özellikle 17. yüzyıldan sonra oldukça yaygınlaşmıştır. 19. yüzyılda Karagöz, kısaca, hayal oyunu diye anılmış, bu oyunu oynatan sanatçılara da hayalî (hayalci, Karagözcü) denmiştir.
Karagöz oyunu, halk kültürünün ortak ürünüdür. Bu oyunlarda işlenen çeşitli konuları kimin düzenlediği belli değildir. Karagöz, tuluata dayandığı için oyunun sözlerini, her sanatçı, oyun sırasında kendine göre düzenler. Karagöz oyunları 19. yüzyılda yazıya geçirilmeye başlanmıştır.
Karagöz Oyunun Bölümleri:
Mukaddime (Giriş): Oyunun başlangıç bölümüdür. Perdede görüntü verilmeden önce müzik başlar. Sonra konuya uygun olarak bir görüntü verilir. Hacivat “Of... hay, Haak!” diyerek perde gazeline başlar.
Muhavere (Söyleşme): Karagöz ile Hacivat arasında geçer. Muhavere İki bölüme ayrılır: Bunlar, fasılla ilişkisi olan ve fasılla ilişkisi olmayan bölümlerdir. Muhaverede yalnız, Hacivat ve Karagöz bir oyun oynar. Bu oyun, önce olmayacak bir olayın gerçekleşmiş gibi anlatılmasıyla başlar, sonra bunun düş olduğu anlaşılır.
Fasıl (Oyun): Oyunun kendisidir. Hacivat ve Karagöz'den başka oyun kişileri fasılda görünürler. Karagöz oyunları genellikle adlarını bu bölümün içeriğinden alır.
Bitiş: Bu bölüm çok kısadır. Karagöz, oyunun bittiğini haber verir, kusurlar için özür diler, gelecek oyunu duyurur. Karagöz'le Hacivat arasında kısa bir söyleşme geçer. Bu söyleşmede oyundan çıkarılacak sonuç da belirtilir.
Karagöz Oyununun Kişileri: Karagöz oyununun en önemli kişileri Karagöz ile Hacivat'tır. Karagöz okumamış halkı; Hacivat ise aydın ya da yarı aydın kimseleri temsil eder. Oyunda konuya göre türlü meslek, yöre ve uluslardan kişiler, kendi şiveleriyle taklit edilir. Karagöz oyununun diğer önemli kişileri şunlardır:
Çelebi (Genç, züppe bir mirasyedi)
Kürt (Hamal, bekçi)
Altı Kulaç Beberuhi (Cüce ve aptal)
Arnavut (Bahçıvan, korucu, bozacı)
Tuzsuz Deli Bekir (Sarhoş, zorba)
Acem (Zengin tüccar)
Efe (Zorba)
Ak Arap (Dilenci, kahve dövücüsü)
Matiz (Sarhoş)
Zenci Arap (Lala, köle)
Zenne (Kadın)
Yahudi (Bezirgan)
Kastamonulu (Oduncu, bekçi)
Ermeni (Kuyumcu)
Bolulu (Aşçı)
Frenk ve Rum (Doktor, terzi, tüccar, meyhaneci)
Kayserili (Pastırmacı)
Laz (Kayıkçı, kalaycı)
Rumelili (Pehlivan, arabacı)
Tiryaki (Lâf ebesi)
Karagöz oyununun dağarcığı: Bilinen Karagöz oyunlarının sayısı çoksa da Karagöz oyununun klâsik dağarcığı yirmi sekiz oyunda birleşmiştir. Bu oyunlardan bazıları şunlardır: Ağalık, Bahçe Sefası, Balıkçılar, Baskın, Leylâ ile Mecnun, Ferh

XV. YÜZYILDAN XIX. YÜZYIL ORTALARINA KADAR OSMANLI EDEBİYATI

DİVAN EDEBİYATI
-13-19. yüzyıllar arasında oluşan,İslam kültürünün ortak özellikleriniyansıtan,geniş ölçüde Arap ve Fars (İran) edebiyatının etkisini taşıyanyazılı edebiyatımızdır.
-Başlangıcından itibaren şiir ,düzyazıdan önde gitmiş ve gelişmiştir.
-Divan edebiyatı sanatçılarının beslendikleri kaynaklar:
Başta dini inançlar olmak üzere İslami ilimler,İslam tarihindenolaylar,tasavvuf,Hint-İran kökenli kıssalar,peygamber kıssaları,evliyamenkıbeleri,çağın bilimleri,günlük olaylar,gelenek vegörenekler;terimler,deyimler ve atasözleri ile zenginleşen bir dil.
-Divan Edebiyatı’nın kendine özgü bir sanat anlayışı,sınırlı bir duyguve şiir dünyası,sanatlı bir dili,İslam dini ve tasavvufa dayalı birdüşünce örgüsü vardır.
-Şekilci,kuralcı ve idealist bir edebiyattır.

DİVAN EDEBİYATI’NIN GENEL ÖZELLİKLERİ
-Dili; Arapça,Farsça,Türkçe karışımı olan Osmanlıcadır.
-Klişe bir edebiyattır.Duygu ve düşünceler kalıplaşmış sözlerle (mazmunlarla) anlatılır.
-Anlatılan konu değil;konunun anlatış biçimi ön plandadır.
-Soyut bir edebiyattır.İnsan ve doğa gerçekte olduğundan farklı ele alınmıştır.
-Aydın zümrenin edebiyatıdır.Medrese kültürü hakimdir.Genellikle saraya ve çevresine seslenir.
-Sanatlara bolca yer verilmiş,sanat yapmak amaç olmuştur.
-Arap ve İran edebiyatının etkisi ile ortaya çıkmış,bir süre sonra milli bir edebiyat kimliği kazanmıştır.
-Nazım ön planda tutulmuş nesre pek az yer verilmiştir.
-Nesir alanında tezkireler,münşeatler,tarihler,dini metinlernasihatnamelere rastlanmaktadır.Bunlarda da sanat yapma amacı önplandadır.
-13. yüzyılda gelişmeye başlamış,16 ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış,18. yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.
DİVAN ŞİİRİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
-Nazım birimi genellikle beyittir ve cümle beyitte tamamlanır.Beyit,cümleye hakimdir.
-Tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
-Şiirler,konuyu içeren başlıkları olmadığı için nazım biçimlerine göre adlandırılmıştır.
-Şiirde daha çok aşk,sevgili,din ve kadercilik gibi konular işlenir.
-Parça güzelliğine önem verilmiştir.
-Arapça-Farsça sözcük ve tamlamalar yoğun olarak kullanılmıştır.
-Ağırlıklı olarak aşk acısından duyulan mutluluk dile getirilmiştir.
-Kavramlar,ortaklaşa kullanılan kalıplaşmış sözlerle (mazmunlarla) anlatılmıştır.
-Şekil güzelliği sağlamak için eş anlamlı sözcüklere yer verilmiştir.
-Kişisel sevinçlere ve acılara çok yer verilmiştir.
-Tasavvufla ilgili terimler geniş ölçüde kullanılmıştır.

DİVAN EDEBİYATI'NDA KULLANILAN NAZIM BİÇİMLERİ
1.GAZEL:
-İran edebiyatından gelmiştir.
-Aşk,sevgilinin güzelliği,sevgilinin aşığa çektirdiğicefa,ilgisizliğinden şikayet,kıskanma,ayrılığın verdiği ıstırap,kavuşmaarzusu,sevgiliye karşı yakarışlar,dost sohbetlerindeki hallerin yanısıra bazen de tasavvufi konular,hayat,dünya,ahiret,Allah aşkı,peygambersevgisi de işlenir.
-5-15 beyit arasında yazılır. (daha çok 5-7)
-Aruzun tüm kalıplarıyla yazılır.
-aa,ba,ca … şeklinde uyaklanır.İlk beyit mutlaka kendi içinde uyaklıdır.
-İlk beyte matla,son beyte makta denir.Mahlas genellikle son beyitte yer alır.
-En güzel beyte beyt’ül gazel veya şah beyit denir.
-Konu birliği olan gazellere yek ahenk gazel;aynı güzellikteki beyitlerden oluşan gazellere yek-avaz gazel denir.
-İç uyaklı gazellere musammat gazel denir.

2.KASİDE:
-31-99 beyitten oluşur.(20-99,katta 100 beyitten uzun kasideler de vardır.)
-aa,ba,ca… şeklinde uyaklanır.
-İlk beyte matla;son beyte makta denir.
-En güzel beyit beyt’ül kasid’dir.
-Şairin mahlası taç beyitte geçer.
-Genellikle din ve devlet büyüklerini övmek için yazılır.Başka konularda da yazılabilir.

KASİDENİN BÖLÜMLERİ
1.Nesib (Teşbib):Genellikle en uzun ve sanatlı bölümdür.Mevsimler,bayram günleri… işlenir.
2.Girizgah:1 ya da 2 beyittir.Şair,öveceği kişiden bahsedebilmek için fırsat arar.Ustaca ve nükteli yazılır.
3.Methiye:Adına kaside yazılan kişi övülür.(asıl bölüm)
4.Tegazzül:Kasideyle aynı ölçü ve uyakta gazel yazılır.
5.Fahriye:Şair,kendi sanatını ve diğer şairlerden üstünlüğünü anlatır.
6.Dua:Övülen kişi için dua edilir.

KONUSUNA GÖRE KASİDELER:
1.Tevhid:Allah’ın birliğini ve yüceliğini anlatan kasidelerdir.
2.Münacat:Allah’a yalvarmak,dua etmek amacıyla yazılan kasidelerdir.
3.Naat:Hz.Muhammed’i övmek için yazılan kasidelerdir.
4.Mersiye:Bir kişinin ölümü üzerine yazılan kasidelerdir.(İslam öncesi sagu;halk edebiyatı ağıt)
5Methiye:Bir kimseyi övmek için yazılan kaside.
6.Hicviye:Bir kimseyi yermek,eleştirmek için yazılan kaside.

-Bazı kasideler rediflerine göre ‘gül,sünbül,lale,menevşe,su’ kasidesi gibi isimler alabilirler.

3. RUBAİ:
-4 dizeliktir.Genellikle aaba şeklinde uyaklanır.
-Mahlas geçmez.24 kalıbı vardır.Özel aruz kalıpları vardır.
-Hikmet taşıyan düşünceler,dünya görüşleri,maddi ve manevi aşk anlayışları,felsefi düşünceler,tasavvuf konu olarak yer alır.
-Tek bir düşünce en kısa yoldan,en yoğun şekilde anlatılır.Bunun için dizelerde tam bir anlam bütünlüğü vardır.
-1 ve 2. dize hazırlıktır.Asıl söylenmek istenen 3-4. dizelerde söylenir.
-İran kaynaklıdır.Rubai alanında Ömer Hayam (İran),Azmizade Haleti (Divan ed.) ve Yahya Kemal Beyatlı’dır.(son dönemde)

4.ŞARKI:
-Aşk,içki,eğlence gibi konular işlenir.
-Dört dizelik bentlerle yazılır.(3-5 bent).
-Biçim olarak murabbaya benzer.
-Bestelenmek amacıyla yazılır.
-Türk edebiyatına özgüdür.Koşma ve türkünün Divan Ed. Karşılığı gibidir.
-İlk dörtlükte 2. ve 4.;diğer bentlerde 4. dize tekrarlanır.Bu dizelere nakarat denir.
-aaaa,bbba,ccca… şeklinde uyaklanır.
-Divan Ed.’da Nedim,son dönem Türk Ed.’da Yahya Kemal şarkılarıyla ünlüdür.

5.MURABBA:
-Dört dizelik bentlerden oluşur.
-aaaa,bbba,ccca… şeklinde uyaklanır.
-Bendin son dizesi tekrar edilirse buna murabba-i mütekerrir denir.
-3-7 benttir.
-Felsefi konular ,aşk gibi konular yer alır.

6.MUHAMMES:
-Beşer dizelik bentlerle kurulan nazım içimidir.
-Genellikle aaaaa,bbbba… şeklinde uyaklanır.
-Her konuda yazılabilir.


7. TERKİB-İ BEND:
-Beyitlerle oluşan bentlerden meydana gelir.(5-15 beyit)
-Kafiyelenişi gazel gibidir.(aa,ba,ca…)
-Her bendin son beyti kendi içinde uyaklıdır.Bu beyte vasıta beyit denir.Vasıta beyit her bendin sonunda değişir.
-Toplumun bozuk yönleri,felsefi görüşler,talihten ve hayattan şikayet gibi konular işlenir.
-Bağdatlı Ruhi(Divan Ed.) ve Ziya Paşa(Tanzimat dönemi) terkib-i bendleriyle ünlüdür.

8.TERCİ-İ BEND:
-Terkib-i bende benzer.
-Vasıta beyit her bentte aynıdır.
-Allah’ın varlığı ve kudreti,kainatın sonsuzluğu,insanın bu kudret vesonsuzluk karşısındaki durumu,hayattaki zıtlıklar gibi konular işlenir.


ANONİM TARZI TÜRK HALK EDEBİYATININ ÖZELLİKLERİ
• Halkın ortak ürünüdür.
• Yüzyıllar süren gelişim gösterir.
• Hece ölçüsü kullanılmıştır.
• Halkın yaşamından otaya çıkmıştır.
• Sözlü ürünlerdir, çok sonraları birileri tarafından yazıya geçirilmişlerdir.
• Türkü, destan, masal, ninni, bilmece, mani, halk hikâyeleri gibi nazım şekilleri vardır.

ANONİM HALK EDEBİYATI NAZIM ŞEKİLLERİ:
MANİ
Çoğunlukla 7 heceli dört dizelik bir bendden meydana gelir. Amadizeleri 4-5-8-10-14 heceli kalıplarla söylenmiş maniler de vardır.
Söyleyenleri belli değildir. Birinci, ikinci dördüncü dizelerbirbirleriyle kafiyeli, üçüncü dize serbesttir. Yani kafiye dizilişiaaxa'dır. Aaaxa ve axaxa düzeninde maniler de var. İlk iki mısradoldurmadır, konuya giriş için söylenir. Burada somut nesneler, doğaile ilgili görüntüler dile getirilir. Son iki mısrada ise asılsöylenmek istenen verilir. Rubainin etkisiyle oluştuğu sanılır.Maniler, düz mani ve ayaklı (cinaslı, kesik) mani olarak iki gruptaincelenir. Cinaslı manilerde mısra sayısı dörtten fazla olabilir.Mani", Doğu Anadolu'da "bayatı", Urfa'da "hoyrat"... gibi adlar alır.

TÜRKÜ
Anonim Halk edebiyatı nazım şekli ve türüdür.
İlk kez kimin tarafından söylendiği bilinen türküler de vardır.
İsimleri bilinen saz şairlerinin söyledikleri de giderek halka mal olmuştur. Ancak türkülerin büyük çoğunluğu anonimdir.
Halkın duygularını, sevinçlerini ve acılarını ifade etmek için söylenir.
Daha çok aşk, doğa, güzellik, kahramanlık, toplumsal olaylar işlenir.
Türkülerin kalıplaşmış bir nazım şekli yoktur. İki bölümden oluşur.
Birinci bölüm asıl sözlerin bulunduğu bölümdür ki buna “bent” adıverilir. İkinci bölüm ise bentlerin sonunda yinelenen nakarattır. Bubölüme “bağlama” ya da “kavuştak” denir. Her türküde kavuştak (nakarat)olmayabilir.
Çok çeşitli uyak düzeni kullanılır. 7’li, 8’li veya 11’li hece ölçüsüyle söylenir.
Türküler besteleriyle söylenir. Bu nedenle bir türkünün ilk kez söylenmesine “türkü yakmak” denir.
Özel durumlarda ya da ezginin, sözlerin çeşitlemesine göre ninni, ağıt, deyiş, hava adları da kullanılmaktadır.
Bir yörede yakılan türkü diğer bir yöreye şekli ve söyleniş biçimideğişerek geçebilir. Türküler ezgilerine, konularına ve yapılarına göreayrılır.
Ezgilerine Göre Türküler:
Uzun havalar (Divan, koşma, hoyrat), Oyun havaları , bozlak, kayabaşı, türkmani, Çukurova
Konularına Göre Türküler:
Ninniler ve çocuk türküleri, tabiat üzerine türküler, aşk, ayrılık,ölüm, düğün, kahramanlık, askerlik, tören, iş, eşkıya, acıklı olaylarlailgili türküler, güldürücü türküler, karşılıklı söylenen türküler, oyuntürküleri, ağıtlar.
Yapılarına Göre Türküler:
Asıl bölüm olan ana dizelerin dize sayısına göre üçleme, dörtleme, beşleme gibi adlar alır.

ÂŞIK TARZI TÜRK HALK EDEBİYATININ ÖZELLİKLERİ

• İslamiyet'ten önce başlamıştır.
• Eskiden “kam,baksı” adı verilen ozonlara bu dönemde “AŞIK”adı verilmiştir.
• Âşıklar şiirlerini bağlama adı verilen sazlarla köy köy dolaşıp söylemiştir.
• Hece ölçüsü kullanılmıştır.
• Dili sadedir.
• Nazım birimi dörtlüktür, yarım kafiye kullanılmıştır.
• Son dörtlükte şairin mahlası(adı) kullanılır.
• Şairler şiirlerini “CÖNK” adı verilen defterde toplarlardı.
• Aşk, ölüm, gurbet, ayrılık konuları sıklıkla ilenmiştir.
• Coşkulu, lirik bir söylenişi vardır.
• Koşma, mani, türkü, semai, varsağı destan gibi biçimleri mevcuttur.
• 17. yüzyıldan sonra divan edebiyatından etkilenmeye başlamıştır.


ÂŞIK EDEBİYATI NAZIM ŞEKİLLERİ


A) Koşma:
Âşık Edebiyatı’nın en sevilen ve en yaygın olarak kullanılanşiir biçimidir. Koşmalar genellikle lirik konularda söylenir.
Dörder mısralık bölümlerden oluşur. Dörtlük sayısı genelde üç ile beşarasında değişir. Altı dörtlükten oluşan koşmalar da vardır. 11’li heceölçüsüyle (6+5 ya da 4+4+3 duraklı olarak) yazılır/söylenir. 4+3 ve 4+4kalıbıyla söylenmiş koşmalar da vardır.
Sözlü Türk Edebiyatın’daki koşuk nazım şeklinin devamı niteliğindedir.Koşmalarda değişik kafiye örgüleri kullanılır. En yaygın kafiye örgüsü:abab cccb dddb cccb ... veya; aaab cccb dddb... veya; xaxa bbbc cccaddda... şeklindedir. Son dörtlükte şairin adı veya mahlası geçer.Koşmalar konu yönünden Divan Edebiyatı’ndaki Gazel ve şarkı’ya benzer.Türk Edebiyatı’nın tanınmış koşma şairleri Karacoğlan, Bayburtlu Zihni,Aşık Ömer ve Erzurumlu Emrah’tır.
Genellikle saz eşliğinde, ezgiyle söylenen koşmalar, ezginin niteliğinegöre “Acemi koşması, Ankara koşması, topal koşma, kesik kerem” gibitürlere ayrılır.
Aşk ve doğa konularının yanı sıra, ayrılık, özlem, yalnızlık, gurbet, sıla, ölüm gibi temaları işler.
Koşmalar konularına göre dört çeşittir:
Güzelleme: İnsan, hayvan ve tabiat güzelliklerinin anlatıldığı koşmalara denir. En ünlü şairi Karacaoğlan (17. yy) dır.
Koçaklama: Yiğitçe bir anlatımla söylenen, kahramanlık ve savaş konulukoşmalardır. Bu türün en başarılı sanatçıları Köroğlu (16. yy) veDadaloğlu (19.yy)'dur.
Taşlama: Toplumun ve insanların eksik yönlerinin ele alınarak, bunlarıneleştirildiği koşmalardır. Aynı konunun işlendiği şiirler DivanEdebiyatı’nda hiciv, Batı edebiyatında satir, çağdaş edebiyatta yergiolarak adlandırılır. Bu türün ünlü ozanı Seyrani (19. yy)'dir.
Ağıt: Ölüm ve doğal afetler üzerine özel bir ezgiyle söylenenkoşmalardır. Ölüm konulu şiirlere Sözlü Türk Edebiyatı’nda Sagu, DivanEdebiyatı’nda Mersiye adı verilir.

B) Semai:
Semai, "işitilerek öğrenilen şiir" demektir.
Âşık edebiyatının kimi yönlerden koşmaya benzeyen bir nazım biçimidir. Semainin başlıca özellikleri şunlardır:
8'li hece ölçüsüyle söylenir. Koşma gibi 3-6 dörtlükten oluşur. Halkşiirinde aruzla söylenmiş semailer varsa da bunlar Divan şiirine özenenkimi ozanlar tarafından söylenmiştir.
Uyak düzeni koşmaya benzer. Koşmada işlenen temalar ve konular semaide de işlenir. Söyleyenleri bellidir.
Semainin de güzelleme, koçaklama, taşlama... gibi türleri vardır.

Genellikle aşk ve doğa konusu işlenir. Kafiye düzeni ve dörtlük sayısıbakımından Koşmaya benzer; fakat semailerde 8’li hece ölçüsükullanılır. Ayrıca semailerin kendine özgü bir de ezgisi vardır.Karacoğlan’ın semaileri ünlüdür.

C) Varsağı:
Güneydoğu Anadolu'da yaşayan Varsak boyu ozanlarınca söylenen şiirlere varsağı denilmiştir.
Çok yaygın olmayan bir nazım biçimidir, ölçüsü ve uyak düzeni semaigibidir. (8'li ölçü, abab / cccb / dddb...) özel bir ezgisi vardır.
Genellikle 3-5 dörtlükten oluşur. Dörtlük sayısı daha fazla daolabilir. Koşma ve semaide işlenen konu ve temalar varsağıda daişlenir. Müziğinde ve sözlerinde meydan okuyan, babacan, erkekçe,yiğitçe bir hava duyulur. Bu da dörtlüklerin içindeki “bre” “hey”“behey” gibi ünlemlerle sağlanır. Hayattan ve talihten şikayet üzerindesık sık durulur. Bu türün en güzel örneklerini Karacaoğlan vermiştir.

D) Destan:
Âşık edebiyatındaki destanı, ulusların başından geçen kahramanlıkolaylarını anlatan destan (epope) ile karıştırmamalıdır. Âşıkedebiyatındaki destanlar, toplumu yakından ilgilendiren savaş,ayaklanma, eşkıyalık, kıtlık, deprem, yangın gibi olaylar; toplumsalyergiler; cimrilik, dalkavukluk, mirasyedilik... gibi gülünç hayatolayları üzerinde durur.
Destanların diğer özellikleri şunlardır:
Duygusal öğelere hemen hiç yer verilmez.
11'li ya da 8'li hece kalıbıyla söylenir. Dörtlüklerle oluşur.
Uyak düzeni koşmaya benzer. Konusu ve uzunluğu bakımından koşmadan ayrılır.
Halk şiirinin en uzun nazım biçimidir. Kimi destanlarda dörtlük sayısıyüzden fazladır. Dörtlük sayısı konunun özelliğine bağlıdır.
Kendine özgü bir ezgisi vardır
Destanın son dörtlüğünde şair mahlasını söyler.
Konuları bakımından destanları savaş, yangın, deprem, salgın hastalık,ünlü kişilerin yaşamları, mizahi....gibi gruplandırabiliriz.
Seyranî ve Âşık Ömer bu alanda ünlüdür. Kayıkçı Kul Mustafa’nın Genç Osman Destanı ‘’en ünlüsüdür’’.



HALK HİKÂYELERİ
Destanların zaman içinde değişime uğramış biçimleri sayabileceğimizhalk hikâyeleri gerçeğe daha yakın olmaları bakımından destandanayrılırlar. Anonimdirler.
Halk hikâyelerinde şiirle düzyazı iç içedir. Halk hikâyeleri konuları yönünden iki grupta incelenebilir.
Tek olay çevresinde gelişen halk hikayeleri olduğu gibi, kişi ve olaysayısı çok halk hikayeleri de vardır. Bu hikayeler âşıklar ve yaşlılartarafından anlatılır.

Halk hikayeleri konularına göre dört çeşittir.
1.Aşk Hikayeleri: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin,Yusuf ile Züleyha, Ercişli Emrah ve Selvi, Tahir ile Zühre, Âşık GaripHikayesi, Aşık Kerem Hikayesi, Elif ile Mahmut...
2.Dini-Tarihi Halk Hikayeleri: Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Battal Gazi, Danişmend Gazi, Hz. Ali ile ilgili diğer hikayeler...
3.Kahramanlık Hikayeleri: Köroğlu Hikayesi
4.Destanî Halk Hikâyeleri: Dede Korkut Hikayeleri

NOT: Halk hikayeleri, destan ile roman arasındaki aşamanın ürünüdür.

MESNEVİ
• Roman ve hikâyenin yerini tutan çoğunlukla uzun konuların işlendiği nazım biçimine denir.
• Her beyit kendi arasında kafiyeli olduğu için uzun yazılmaya imkân vermiştir.
• Beyit sınırı yoktur.
• Çoğunlukla hikemi konular, efsaneler, kahramanlık ve aşk konuları işlenmiştir.
• Leyla-Mecnun mesnevisi en çok okunan olmuştur.

b.Göstermeye Bağlı Edebi Metinler
Türk halk tiyatrosu dört ana başlık altında toplanır.
1.Gölge Oyunu (Karagöz)
2. Meddah
3. Orta oyunu
4.Köy Seyirlik Oyunu

1.Gölge Oyunu (Karagöz)
Bu oyunların hepsi belli bir metne dayanmayan sözlü ürünlerdir. Olayher defasında yeni bir anlatım tarzıyla seyirciye aktarılır. Oyunlardasöyleşenler arasındaki karşıtlığın belirlenmesi en önemli noktalardanbiridir. Tuluat tiyatrosunda buna anahtar vermek denir. Gölge oyunundaHacivat; orta oyununda Pişekâr; kukla tiyatrosunda, ihtiyar, anahtarveren kişiler arasındadır. Oyunlar söz, raks, mimikle, şaklabanlıküzerine kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaygınlaşan epiktiyatro, absürt tiyatro ve kabare türüyle geleneksel Türk tiyatrosuarasındaki benzerlikler dikkat çekicidir.
Karagöz oyununa eskiden hayal-i zili, zıll-ı hayal, hayal-i sitare gibi adlar verilmişti.
Karagöz oyunları yüzyıllarca halkın tiyatro ihtiyacını karşılamıştır.
Bir Karagöz oyunu; giriş, muhavere, fasıl ve bitiş bölümlerine ayrılır.
Son bölüm olan bitişte sadece Karagöz ile Hacivat vardır. Hacivat“Yıktın perdeyi eyledin viran, Varayım sahibine haber vereyim hemen.”diyerek perdeyi terk eder. Karagöz de “Her ne kadar sürc-ü lisan ettikise affola.” sözü ile oyunu bitirir. Her tipin perdeye gelişinde veoyun arasında müzikten yararlanılır.
Karagöz oyunu, hayalî veya hayalbaz denilen bir kişi tarafından oynatılır ve seslendirilir.
Karagöz oyunlarında başlıca şu tipler yer alır; Karagöz, Hacivat,Çelebi, Zenne, Tiryaki, Beberuhi, Matiz, Külhanbeyi, Tuzsuz Deli Bekir,Rumelili, Kastamonulu, Bolulu, Kayserili, Aydınlı, Trabzonlu, Harputlu,Acem, Arnavut, Yahudi, Rum, Acem...
Asıl Kahramanlar Karagöz ile Hacivattır. Karagöz işsiz, fakir, zeki,nüktedan bir kişidir, cahildir. Hacivat ise biraz okumuş, bilgiçgeçinen, gösteriş meraklısı bir yarı aydındır. Oyun, ikisi arasındakikonuşmalarda yanlış anlaşılmalardan doğan çatışmaya dayanır.
Karagöz oyunlarındaki bazı önemli fasıllar şunlardır: Mahalle Baskını,Mandıra, Cambazlar, Karagöz’ün Evlenmesi, Kanlı Kavak, Kanlı Nigâr,Yalova Sefası, Hamam, Kayık, Karagöz’ün Şairliği vb.
İlk kez XIX. yüzyılda yazıya geçirilmeye başlanan Karagöz’ün bütünoyunları Cevdet Kudret’in “Karagöz” adlı kitabında toplanmıştır.

2.Meddah
Meddahlık, bir oyuncunun tek başına hazırlayıp sunduğu bir seyirlik oyundur. Meddah sözcüğü ise öven anlamını taşır.
Meddah kahvehanelerde hünerini göstereceği zaman dinleyicilerden dahayüksek bir iskemleye oturur; elinde bir baston omuzunda da büyükçe birmendil tutardı. Mendili türlü ses ve şive taklitleri yaparken ağzınıburnunu kapamak için, bastonu da çeşitli gürültüler çıkarmak içinkullanırdı.
Türk halk hikâyeleri iki farklı yolda gelişmiştir. Küçük şehir vekasabalarda halk hikâyeleri; İstanbul, Edirne, Bağdat, Bursa gibi büyükşehirlerde ise meddah hikâyeleri ilgiyle karşılanmıştır. Meddahkonularını hikâye kitaplarından, sözlü halk masallarından aldığı gibi,büyük şehirlerin günlük hayatıyla ilgili çeşitli olaylardan daesinlenir. Kişileri ideal kahramanlar değil, toplum içinde her günrastlanan insanlardır.
Meddah hikâyeleri en çok yetişkin erkek dinleyicilere seslenen biranlatı türü idi. Büyük konaklarda uzun kış gecelerinde tertiplenensohbetlerde, halk için de kahvelerde, özellikle ramazan gecelerindeanlatılırdı.
Meddahlıkta sahne ve dekor yoktur. Meddah, erkek dinleyicilerintoplandığı yerlerde oyununu sergiler. Özel bir kıyafeti, sahne düzenibulunmaz. Yüksekçe bir yerdeki sandalyeye oturarak taklide dayananhikâyesini anlatır.
Seyirci hazır olunca meddah kürsüye çıkarak “Haak dostum Haak!” diyeseslenir. Bu meddahın taklide başlayacağının göstergesidir. Ardındankısa bir dize okur. “Söyledikçe sergüzeşti,verir bezme letafet. Dinleimdi bende-i âcizden bir hikâyet.” Kısa bir “döşeme” den sonra asılhikâyeye geçilir. İşte bütün ustalığını bu hikâyede göstermekanlatacaklarına canlılık getirmek zorundadır meddah. Anlatım bütünüyleses taklidine dayanır. Taklidin en heyecanlı yerinde söz kesilir,elinde bir çanakla dinleyiciler arasında dolaşan birisi meddah içinpara toplar. Hikâye bitince seyircilerin alınmaması, için bir özürcümlesi söylenerek gösteri bitirilir.
Ünlü seyahatnamesinde Evliya Çelebi, XVII. yüzyılda İstanbul’dakimeddahların sayısını seksen olarak gösterir. XVIII. yüzyılın en ünlümeddahı ise Tıflî Çelebi’dir. XIX. yüzyılda öne çıkan en büyük isim iseKız A h m e d ’ d i r. (Metin A n d ) XX. yüzyılın başlarında yetişmişolan meddahlardan Aşkî ve Surûrî bu sanatın en ünlü adları olarakİstanbulluların anılarında yaşarlar.
3.Orta Oyunu
Orta oyununda Pişekâr okumuş, kültürlü biri olduğu için Arapça, Farsçasözcükler kullanır. Kavuklu “anlamadım” diyerek âdeta Pişekâr’ı Türkçekonuşmaya yönlendirir. Pişekâr da her sözün açıklamasını yapar.
Orta oyunu dört bir yanı seyircilerle çevrilmiş üstü açık bir meydandayazılı metne bağlı olmayan bir konunun çatısına uyularak doğaçlamaolarak oynanır. Orta oyunu meydanında sandık odası, kapı, dükkân,meydan, paravana, mevki ve parmaklık bulunur.
Müzik, raks, şarkı, taklit ve muhavereden oluşan orta oyunu kol oyunu,meydan oyunu adlarıyla da anılır. Orta oyunu meddahın çok oyuncutarafından oynananı ya da Karagöz’ün perdeden meydana inmiş şeklidir.XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla XX. yüzyılın ilk çeyreğinde son hâlinigördüğümüz orta oyununun en az beş yüz yıllık bir tiyatro türü olduğubir gerçektir.
Orta oyununa yazılı bir metin yoktur. Oyuncular ellerindeki olayıistedikleri biçimde işleyerek seyirciye sunarlar. Usta orta oyunuoyuncuları bilinen tekerleme ve nüktelere yeni eklemeler yaparakyeniden yaşam verirler.
Orta oyununda Pişekâr, Kavuklu, Frenk ve Zenne aynı kişilik ve kıyafetlerle çıkarlar.
Orta oyunu giriş, muhavere (söyleşmek) fasıl ve bitiş bölümlerinden oluşur.
XIX. yüzyılda, Kavuklu Hamdi’nin ölümüne (1911) kadar bir süre dahayaşama çabası gösteren ortaoyunu, o tarihten sonra gittikçe ortadansilinmeye başlamıştır. Devrini tamamlamış bir uygarlığın ürünü olan busanat tarihsel görevini yaptıktan sonra cumhuriyet devrinde yerinitiyatro ve sinemaya bırakmıştır.

c.Öğretici Metinler

1.Tezkire
MİHRÎ HATUN
Amasyalıdır. Hoş yaratılışlı kadındır. Sultan Selim hazretlerine veSultan Ahmet’e nice kasideler ve gazeller vermiştir. Şiirleri halkarasında meşhurdur. Gazelleri gönül ehilleri arasında zikredilir. Şubeyitleri onun bilinen şiirlerindendir:

Dedim yüzünü görmedim evvelki görüşte.
Bürka götürüp açtı yüzün dedi gör işte

Göz gördü gönül bildi ki ben küşte-i aşkım
Kimse bana rahm etmedi bil işte gör işte
Şehî Bey
Sehî Bey Tezkiresi
Okuduğunuz metinde Mihrî Hatun hakkında çok kısa bilgiler verilmektedir.
Divan edebiyatında çeşitli devirlerde yaşayan şairlerin kısaca hayat veeserlerinden söz eden kitaplara “Tezkire” veya “Tezkire-i Şuara”(Şairler tezkiresi) adı verilir.
Okuduğunuz Mihrî Hatun adlı tezkire de Sehî Bey tarafından yazılmıştır.Türkçe ilk şuara tezkiresini, Ali Şir Nevaî (1441- 1501) kalemealmıştır. Osmanlılarda yazılan ilk tezkire, Sehî Bey’in (ölm. 1548)Heşt- Behişt adlı eseridir. Cumhuriyet döneminde İbnülemin Mahmut İnal(1870 - 1957) bu geleneği Son Asır Türk Şairleri adlı kitabındasürdürmüştür. Edebiyatımızda iz bırakan bazı tezkireler şunlardır:Gülşen-i Şuara, Kınalızâde Tezkiresi, Rıza Tezkiresi, Yumnî Tezkiresi,Beliğ Tezkiresi, Adab-ı Zurafâ, Silahtar Tezkiresi, Esrar DedeTezkiresi, Tuhfe-i Na’ilî vb.


2.Seyahatname
Seyyah veya gezgin, gezip gördüğü yerlerin insanlarını, yaşayışlarını,tarihlerini, medeniyetlerini anlatır. Yabancı ülkelere gönderilenelçilerin yazdığı seyahatnamelerde gidip görülen ülke insanlarınınzevklerine, eğlencelerine, giyim kuşamlarına, folkloruna, sosyalekonomik durumlarına dair pek çok bilgi yer alır.
Türk edebiyatında seyahatname türünde en önemli eser, Evliya Çelebi’nin“Seyahatname”sidir. Büyük ve eşsiz eserinde bize XVII. yüzyılTürkiyesinin sanatını, tarihini coğrafyasını, folklorunu geleneklerini,göreneklerini ayrıntılarıyla verir.
Dünya edebiyatının seyahatnameleriyle tanınmış ünül isimleri Venedikli Marco Polo (1254- 1324) ve Arap seyyahı İbn Batuta’dır.

3.İlmî Metinler

JAPONYA’DA AHLAK VE ÂDET
Bu ada halkının büyükleri ve uluları enselerinde birer perçem kor. Ortatabaka halkı başının yarısını yülür. Oğlancıklar başının önünü yülür vehepsinin yanında birbirinin perçemine el ile dokunmak büyük ayıp veardır. Hepsi kıllarını cımbız ile yolarlar. Ve bunlar ak kerli ferli vegüzel olur. Döşek gibi kaba ve pak hasırlar ile evlerini döşeyip onunüzerinde otururlar. Başlarının altını taş ve odun ile kabartırlar vebunlar açlığa ve susuzluğa ve sıcağa ve uykusuzluğa çok sabreder vedayanırlar. Doğan çocukları sert soğuklarda bile ırmaklara sokupyıkarlar. Memeden kestikten sonra analarından ayırıp güç yerlerdebüyütürler ve ava alıştırırlar. Lakin fakirlikten daha çok nefretedilecek ve iğrenç nesne görmezler. Bundan ötürü çoğu karılar oğullarıfakir olup

ulular hizmetine varmasın deye onları öldürürler. Avratlar ipektenkumaşlar giyer ve baştan ayağa dek örtünürler. Papuçları buğdaysapından işlenip örülmüştür. Erleri büyük tafra ile giyinmiş vesilahlanmış gezerler. Ve bunlar Çin halkı gibi temizliğe, arılığa çokdikkat ederler. Kaz, tavuk ve benzeri hayvanları bile evlerinde,kirletirler deye, komazlar, hep kırda gezdirirler. Ve yemeklerinde dizüzerine oturup iki çatal çubuk ile alıp yerler, ellerinibulaştırmazlar. Ve yaygıları kirletmemek için papuçlarını dışardaçıkarıp çok dikkat ederler. Deniz kıyılarında ve şehirlerde alçak hâiliolanlar sebzevat, pirinç ve balıkla geçinirler. Uluları çoğu av etiyerler, balığa da düşkündürler. Türlü ziyafetler ederler. Her bir türlüyemekte sofrayı bozup değiştirirler. Ve herkesin önüne birer ardıç yada senevber ağacından yapılmış tabak koyup her yemekte onu dadeğiştirirler ve yemeklerinin üzerine altın tozu saçarlar ve tabaklarüzerine yemeği yığıp yer yer ziynet için servi budakları dikerler vepişmiş kuşların burunlarını ve ayaklarını altın varak yapıştırmaklasüsleyip gayet değerleri tabaklara korlar. Ve konuğa riayet ederler. Vebunlar bir tür sıcak şerbete pek düşkündürler. O şerbet onlarınvücutlarının sıhhatini uzun zaman korur. Suyu kaynatıp içine kaya,yahut hayam derler, bir tür otun tozunu korlar. Büyüklere riayet olsundeye kendi elleriyle pişirirler ve maslahat için her evde bir küçük odavardır. Bir konuk gelse elbette ona fincanla verirler. Bundan dolayımükellef takılar, avadanlıklar, ibrikler ve fincanlar ve tepsileretmişlerdir. Hepsi halli hâlince bu şerbethane aleti ile öğünürler. Vebunların yoksulları sade yağ yerine kadırga balığı yağını kullanıp mumyerine çırpı ve kimi evlerde saman sapı yakarlar.
Kâtip Çelebi
Cihannüma
“Japonya’da Ahlak ve Âdet” adlı yazısını okuduğunuz Kâtip Çelebi XVII.yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunun çok yönlü yazarlarından vedüşünürlerinden biridir. Özel öğrenim gören, çeşitli seferlere katılanve İstanbul’a yerleşerek kendisini eserni yazmaya veren KâtipÇelebi’nin kitapları konuları yönünden olduğu kadar, düşünceleri,çağının kişilerini değerlendirmesi ve olaylara bakışıyla da ön sıradayer alır.

Kâtip Çelebi’nin büyük bir araştırmacı olduğunu nereden anlıyoruz"/

Kâtip Çelebi tarih, coğrafya, biyografi, tıp, sosyoloji, etnoloji vb.sahalarda kaleme aldığı eserinin bir kısmı Arapça bir kısmı Türkçedir.Fransızca, Lâtince ve İtalyanca bilen Kâtip Çelebi, bilim dünyasınaışık tutan çok önemli eserler bırakmıştır. Bunlar arasında öncelikleCihannüma, Fezleke, Keşfu’z- zunün, Tuhfetü’l- kibar fi esfari’lbahar’ı sayabiliriz. XVII. yüzyılda Kâtip Çelebi, çok uzak coğrafyadakiJapon halkının ahlak, âdet ve göreneklerini günlük hayatlarınıanlattığı bir yazısını okuduğunuz. Yazısında Kâtip Çelebiayrıntılarıyla Japonların giyinişlerini, geçim yollarını,yiyeceklerini, içeceklerini, ziyafetlerini ve konuk ağırlamalarıhakkında ayrıntılı bilgi vermektedir. Bu yönüyle öğretici (didaktik)Osmanlı metinleri içinde önemli bir yere sahiptir.

ÖZET
İslami dönem Türk edebiyatı XI. yüzyıldan XIX. yüzyılın ortalarınakadar sürmüştür. IX. yüzyıldan sonra İslamiyeti kabul eden Türklerintoplum yapılarında köklü değişmeler olmuştur.
Klasik edebiyat (Divan edebiyatı), asıl gelişmesini Anadolu’dasürdürmüştür. Klasik edebiyatın XIII. yüzyılda Hoca Dehhanî ilebaşladığı kabul edilmektedir.
Türk halk edebiyatı, İslamiyetten önceki sözlü edebiyat geleneğinisürdürmüştür. İslamiyet’in kabulünden sonra dinî- tasavvufinitelikleriyle Orta Asya’da Ahmet Yesevî’nin yanında yetişendervişlerin, Anadolu’ya gelmesiyle XIII. yüzyılda başlayarak ilkdinî-tasavvufi ürünler verilmeye başlar. XV. yüzyıldan sonra, “âşık” yada “saz şairi” adıyla bilinen bu şairler ellerinde sazlarıylaAnadolu’yu adım adım gezmeye başlarlar. Türk destanlarının bir parçasıya da devamı olan “halk hikâyeleri” ile “mâni, türkü” gibi anonimürünler, halk arasında varlığını sürdürmüştür.
Halk edebiyatımız sözlü geleneğe dayanır. Hece ölçüsü kullanılması,belli kafiye düzenlerine uyulması, saz eşliği, nazım biriminin dörtlükolması en belirgin özelliklerindendir.
Bir de Türk halk tiyatrosu olarak adlandırılan sözlü edebiyatgeleneğine başlı seyirli oyunlarımız vardır. Bunlar Karagöz, meddah,orta oyunu ve köy seyirlik oyunlarıdır. Adını andığımız bu türler dahaçok taklit, güldürü ve söz hünerine dayanır. Batı tarzındaki tiyatrotürü yaygınlaşıncaya bunlar kadar Türk halkının eğiticilik veeğlendiricilik ihtiyacını karşılamıştır.
Öğretici metinler arasında tezkire, tarih, seyahatname, mektup, ilmî ve dinî metinleri de sayabiliriz.

III.ÜNİTE-İSLAM UYGARLIĞI ÇEVRESİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI

Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han'ın İslâm dinini devlet dini ularak kabul etmesi (940), Orta Asya Türk boylarının yavaş yavaş İslâm uygarlığının etkisine girmesine yolaçtı. Çeşitli Türk boylarında Arap abecesi benimsendi; Türkçe'nin yapısında Arapça ve Farsça sözcükler görülmeye başlandı. Orta Asya Türk edebiyatı, sırasıyla Karahanlı edebiyatı (Kaşgarlı Mahmut: Divanü Lügat it-Türk; Yusuf Has Hacip: Kutadgu Bilig; Edip Ahmet: Atabet ül-Hakayık; vb.)Harzem-Altınordu edebiyatı (Kerderli Mahmut: Nehc ül-Feradis(Cennetlerin Açık Yolu]; Şeyh Şerif Hoca: Muin ül-Mürit [Müritlerin Yardımcısı]; Harizmi; Muhabbetname; Ali; Kıssa-i Yusuf; vb.), Çağatay edebiyatı (Hüseyin Baykara; Ali Şir Nevai; Muhammet Şeybani Han; Babur [Vekayiname}; Ebülgazi Bahadır Han (Secere-i Türk) vb.) evrelerini yaşadı (günümüzün Özbek edebiyatı, Çağatay edebiyatının devamıdır). Doğu Türkçesi’nin egemen olduğu yörelerde gelişen bu edebiyatın yanı sıra, Batı Türkçesi çevrelerinde de Azeri edebiyatı (Molla Penah Vakıf; Şehriyar; vb.), Türkmen edebiyatı (Mahdum Kuli, vb.) ve Anadolu Türk edebiyatı gelişti. XIII. yy’dan başlayarak büyük bir gelişme gösteren Anadolu Türk edebiyatı, divan edebiyatı ve halk edebiyatı kollarına ayrıldı

YAZILI EDEBİYAT

Türklerin GÖKTÜRK alfabesini kullanmasıyla başlayan dönemdir. Daha eskilere ait maalesef herhangi bir eserimiz yoktur. Tarihi bilinen en eski yazıtımız(mezar taşı): Çoyren (687-692)dir.
Tarihimizin ve dilimizin ilk en önemli belgeleri Göktürk Yazıtlar(Orhun Kitabeleri)dir.
*Doğu Göktürklerine aittirler.
*725,732,735 yıllarında dikilmişlerdir.
*Vezir Tonyukuk, Bilge Kağan, Kültigin adına dikilmişlerdir.
*Yollug Tigin adlı bir yazara yazdırmıştır.
*Öz Türkçe ile yazılmıştır.
*Türk hakanlarının Göktürkleri nasıl birleştirdiklerini, devleti nasıl idare ettiklerini, gelecek kuşakların ne yapmaları gerektiğini anlatan bir nutuk (söylev)tur.
* Aslında birer mezar taşı olarak tasarlanmışlardır.
* Taşların üç tarafı Göktürk alfabesiyle bir tarafı da Çince yazılmıştır.
* Eserler şu an Moğolistan sınırları içindedir.
* 1900' lü yılların başında Strahlanberk tarafından bulunmuş, Danimarkalı Wilhelm Thomsen tarafından okunmuşlardır.

Yazılı Dönem Ürünleri

Orhun Yazıtları
Uygur Metinleri

Orhun (Göktürk, Köktürk) Yazıtları (Abideleri, Anıtları)

Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta savaşan Göktürklerin hikayesi anlatılır bu yazıtlarda. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları 3 tanedir.

1. Vezir Tonyukuk Yazıtı (725): Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savaşlar anlatılmaktadır.

2. Kül Tiğin Yazıtı (732) : Göktürk hakanı Bilge Kağan'ın kardeşi Kül Tiğin'in ölümü üzerine Bilge Kağan tarafından dikilmiştir.

3. Bilge Kağan Yazıtı (735) : Göktürk hakanı Bilge Kağan'ın ölümünden sonra oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilmiştir. Yazıt, Bilge Kağan'ın yeğeni Yollug Tigin tarafından yazılmıştır.

Son iki yazıt daha çok dönemin olaylarından, törelerden ve Bilge Kağan'ın ulusuna dilediği iyi dileklerden söz eder.

Uygur Dönemi Eserleri / Uygur Metinleri

Göktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan uygur hanlıklarından kalma eserlerdir Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kâğıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikâyenin yanında "kökünç" denilen bir ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli uygur alfabesiyle yazmışlardır.

Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın): Çinceden çevrilen Sekiz Yükmek'te Burkancılığa ait dinî - ahlâki inanışlar ve bazı pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser; kısa cümleleriyle, içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla dikkati çeker.

Altun Yaruk (Altın Işık): Burkancılığın temellerini, felsefesini ve Buda'nın menkıbelerini içerir. Bunlardan en meşhurları "Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi" (Açlıktan ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin hikâyesi), Dantipali Beğ Hikâyesi (Emrindeki geyikleri kurtarmak için kendini feda eden geyikler beğini Dantipali Beğ öldürür ve korkunç alevler de Dantipali Beğ'i yutar) ve Çaştani Beğ Hikâyesi (Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren şeytanlarla Çaştani Beğ'in mücadelesidir.

Irk Bitig (Fal Kitabı): Göktürk yazısıyla yazılmış bir fal kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur. Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta günlük dile ait pek çok kelime de vardır.

Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade): Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir. İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır.

Sözlü Edebiyat Dönemi

Sözlü Edebiyat Dönemi

Bütün uluslarda olduğu gibi Türklerde de yazı kullanılmadan önce "sözlü" bir edebiyat vardı. Sözlü edebiyatta şiir önemli bir yer tutar. Eski çağlarda doğa olaylarının, savaşların, kahramanların anlatıldığı kuşaktan kuşağa geçerek şairlerin dilinde epik şiirin en güzel örneklerini oluşturdu. Çoğunlukla toplumun kurtarıcısı ve öncüsü sayılan kişileri yücelten kutsallaştıran bu öykü şiirlere "destan" adı verilir.

Eski Türklerde bir düşünceyi, bir deneyimi, bir öğüdü kısaca anlatan sözlere "sav" adı verilir. Savlar bugünkü atasözlerinin temelidir. "Yuğ töreni" eski Türklerde sevilen, sayılan kişiler için düzenlenen cenaze törenlerine verilen addır. Bu törenlerde ölen kişinin yiğitliğini, yaptığı işleri, değerini anlatan, ölümünden duyulan acıyı dile getiren şiirler söylenirdi. Bir tür ağıt olan bu şiirlere eski Türkler "sagu" adını verirlerdi.

Eski Türklerde birlik ve beraberliği sağlamak çok önemlidir. Şölenlerde, toylarda, üstünlükle biten savaş sonlarında halkı heyecana getirmek için okunan şiirlere "koşuk" adı verilir. Çok zengin olduğu bilinen Türk destanlarıyla ilgili bilgiler Arap, Fars ve Çin kaynaklarından elde edilmektedir. Halk ağzından derlenen birbirinden güzel sav, sagu ve koşuklar ise XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan Divânü Lûgati't Türk adlı yapıtta görülmektedir.

II. ÜNİTE-DESTAN DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI

 

Destan Döneminin Önemi

 

Destan; halk gözüyle görülen, halk ruhuyla duyulan ve halk hayalinde masallaştırılan tarihlerdir. Bu tanımdan, tarihi olayla­ra masalsı öğelerin girdiği destanın, halk ruhunda ve hayalin­de şekillenerek oluştuğu anlaşılmaktadır.

 

Bazı milletlerin millet hâline gelmesi tarihin çok eski çağlarında, bilinmeyen döneminde olmuştur. Bu döneme, destan dönemi denir. Dolayısıyla milletlerin tarihlerinin başlangıcını bulmak çok zordur.

 

Destanların ortaya çıktığı zaman kesin olarak bilinmediği için Türk milletinin İslam öncesi yaşamına ait asıl bilgi kaynağı des­tanlardır. Göktürklerin büyük bir yenilginin ardından Ergenekon adını verdikleri yere kaçmaları ve orada çoğaldıktan sonra demir dağı eritmeleri, Saka Türklerinin İskender'le savaşa gir­memek için geri çekilmeleri (Şu destanı), Oğuz Türklerinin Üçoklar ve Bozoklar olarak ikiye ayrılmaları (Oğuz Kağan destanı) gibi birçok bilgiyi destanlardan öğreniyoruz.

 

Destanlar, tarihleri bu şekilde eskilere uzanan milletlerin bilin­meyen ilk çağlarını bize birtakım mitolojik hikâyeler halinde an­lattığı için önemlidir. Bunlar gerçek olmasalar; hatta gerçeğe uymasalar bile, milletlerin kendi geçmişleri hakkında neler bilip neler düşündüklerini haber vermeleri bakımından önemlidir. Destanların, bir ulusun düşünce ve sanat hayatına kaynak olması bakımından da önemi vardır. Destanlar, anlatımlarındaki olağanüstü özellikler ayıklandığında ulusların tarihini aydın­latan en önemli kaynaklardandır. Yüzyıllar boyunca Türklerin duyuş, düşünüş, inanış ve hayallerini; güzel sanatlarını, aşk, ai­le, vatan, ulus ve devlet anlayışlarını Türk destanlarında göre­biliriz. Bu yüzden destan dönemi, ulusların edebiyatı, kültürü ve tarihi için önemlidir.

 

Mitlerin Doğuşu ve Efsane

 

Destan dönemine efsanevi, masalsı yani mitolojik öğeler hâ­kimdir.

 

Mitoloji; çok eski zamanlarda gelmiş ve yaşamış olan ulusların inandıkları tanrıların, kahramanların, devlerin ve perilerin hayatından söz eden hikâyelerdir. Mitolojiler, temsil ettiği topluluğun aynası gibi­dir. Mitoloji, Eski çağlar­da yaşamış olan insan­ların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dinî inançlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır.

 

Eski çağlardan beri söylenegelen, olağanüstü varlıkları, olay­ları konu edinen hayali hikâyelere efsane denir. Efsanede an­latılan olaylar bazen hayali olabilir; ama efsaneler çoğunlukla gerçek olaylara ve gerçekten yaşamış kişilere dayanır. Bu nedenle her ulusun, efsaneleri, destanlarını, kahramanlık öykü­lerini, kahramanlarını, masallarını, söylencelerini barındırır.

 

Efsanelerin kaynağı tarihî olaylardır. Bu olaylar, halkın hayal gü­cü yardımı ile olağanüstü hayallerle olgunlaşır. Halk, inançların etkisi altında, tarihle ilgili olayları idealize ederek masallaştırır. İşte bu bakımdan efsaneler, tarihî olaylarla örülü masallardır. Bu masallar cin, peri, dev, ejderha gibi masalsı öğelerle süsle­nerek anlatılır.

 

Mitolojik olaylar, tarih öncesi tanrılarının maceralarını anlatan, bir topluluğun duygularını, özlemlerini göstermesi bakımından değeri olan efsanelerdir. Çünkü efsanelerde tabiat olayları akıl­dışı, olağanüstü açıklamalarla anlatılır. Efsanenin bir yanı az çok tarihe dayanmakla beraber, efsane inanılmaz olaylarla süs­lü halk hikâyesidir.

Mitlerin önemli bir türü bir kültürün, evrenin nasıl yaratıldığına ilişkin görüş ve inanışları açıklayan ve tanımlayan yaratılış mitleridir.

 

Türklerin ortak efsanesi türeyiş efsanesidir. Bu efsane neredeyse her Türk topluluğunda vardır.

 

Destanların Olağanüstü Oluşları

 

Türk mitolojisinde hakan, Tanrı tarafından gönderilmiş ve "kut" (mutluluk) verilmiş bir insan olarak kabul edilmektedir. Türk an­layışında hakan iyi veya kötü, bilgili veya bilgisiz olabilen bir in­sandır. Hakan olmak o kişi için bir nasiptir ve hakan buna lâyık olmak zorundadır. Eğer iyi ise, bilge ise, Tanrı'nın yardımı da onunla beraberdir; değilse Tanrı yardımını ondan çeker ve ha­kan öldürülür. Hakanların soyu kutsal kılınmış olduğundan, ha­nedan mensuplarının kanı toprağa akıtılmaz, onlar kirişle boğularak öldürülürler.

 

Tanrı tarafından verilen görev, cihan devletini kurmaktır. Hakan bütün acunu (cihan) yönetmekle görevlidir. Türk Devleti, yeryü­zü ile gökyüzü arasında düşünülür. Orhun abidelerinin ifadesi ile üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğulları üzerine ise Türk kağanları oturtulmuşlardı.

 

Halkı derleyip toparlamak, eğitmek, açı doyurup çıplağı giydir­mek, töreyi hâkim kılmak da hakanın görevleri arasındadır.

 

Halkın hakanlara verdiği olağanüstü nitelikler, destanlarda da olağanüstü olayların anlatılmasına zemin hazırlamıştır.

 

Farklı Uluslarda Destan Dönemleri

 

Destanlar, tarihin bilinmeyen dönemlerinde oluşur ve ulusların yaşadığı büyük olayları yansıtır. Bu bilgiler ışığında köklü bir ta­rihi olan ulusların (Türkler, İranlılar, Sümerler, Yunanlılar, Hintler) destan dönemlerinin olduğu söylenebilir. Bu ulusların tarihin bilinmeyen dönemlerinde yaşamış oldukları büyük olaylar, destanları doğurmuştur. Dolayısıyla destan sahibi büyük ulus­ların destan döneminin olduğundan söz edebiliriz.

I.ÜNİTE-TARİH İÇİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI

Türk edebiyatı Türk milletinin tarih içinde ortaya koyduğu edebiyat. İslamiyetten önce ve sonra olmak üzere iki ana devreye ayrılan Türk Edebiyatı, İslami devir içinde gerek coğrafya, gerekse bazı medeniyetlere katılma bakımından başka şekillerde de sınıflandırılmıştır. Fakat asıl sınıflandırma yukarda ele aldığımız şekilde olup, İslami devrin içinde Türk Edebiyatının Batı medeniyetine yönelmesiyle (Lale devriyle) başlayan fakat, eserlerini Tanzimattan sonra veren, gazete ve tiyatro ile cemiyete açılan YeniTürk Edebiyatı, bu devir içinde başlı başına bir mevkiye sahiptir. Bu durum diğer sahalardaki Türk kardeş edebiyatları için de aynıdır.

Mesele dil bakımından ele alınınca, İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı bir tarafa bırakılırsa, ortaya çıkan edebi şivelere göre de sınıflandırmak mümkündür. Bunlar; Doğu Türkçesinin edebiyatı olan Ortaasya Türkçesi Edebiyatı, Osmanlı Türkçesi Edebiyatı ve Azeri Türkçesi Edebiyatıdır. Aslında bugün; Türkiye, Sibriya ve Altay, Doğu ve Batı Türkistan, Kafkas ve İran, İdil-Ural, Kırım, Lehistan ve Romanya Türkleri adı altında beş ana dala ayrılan, fakat ellinin üstünde olan Türk kavimleri gözönünde bulundurulursa (Türkiye, Azeri, Kırgız, Özbek vs. gibi), bugünkü Türk Edebiyatının dallanıp budaklanarak kardeşlendiği görülür.

Ayrıca yine dili kullanış yönünden, yüksek zümre edebiyatı ve halk edebiyatı şeklinde adlandırmak da mümkündür. Fakat burada başlangıcından beri tarih içinde çeşitli kültür merkezlerinde ortaya çıkan ve kendisine göre hususiyetleri bulunan Türk Edebiyatından bahsedilecektir.

Edebiyat-Tarih İlişkisi

Edebiyat tarihi, medeniyet tarihinin en önemli kısmıdır. Bir milletin uzun asırlar esnasında geçirdiği fikrî ve hissî gelişmeyi belirten bütün kalem ürünlerini inceleme ile onun manevi hayatını, gerçekte olduğu gibi tasvire çalışır.

Bir milletin edebiyatı, millî ruhu ve millî hayatı göstermek için en samimi bir ayna sayılabilir. "Bir millet, hayatı nasıl görüyor? Nasıl düşünüyor? Nasıl hissediyor?" Biz, bunu en doğru ve en canlı olarak o milletin fikir ve kalem ürünlerinde bulabiliriz.

Edebiyat, toplumun bir kurumu olmasından dolayı, kendisini meydana getiren toplumun diğer kurumlarıyla bağlı ve onlarla ahenklidir. Hakikaten, bir milletin coğrafi çevresiyle, sonra iktisadi, dinî, hukuki, ahlâkî, bedii, siyasi hayatıyla edebiyatı arasındaki bağlantılar çok açıktır.

Geçmiş zamanlara ait bir edebî eseri layıkıyla ve tarihî manâsıyla anlamak için, önce o devrin genel hayatını, yaşayış ve düşünüş tarzlarını, o devir insanlarının hayat ve evren hakkında neler bildiklerini öğrenmemiz gerekir. Demek oluyor ki edebiyat tarihi, bir milletin coğrafi çevresini, din, hukuk, ahlak, iktisat, güzel sanatlar gibi kurumlarını ve siyasi hayatını genel yapısıyla gösteren medeniyet tarihinin ya da genel ve yaygın anlamıyla "tarih"in çerçevesi içinde incelenmelidir. Filoloji yani "Lisaniyat" ve tarih üzerine dayanmadan edebiyat tarihi meydana getirilemez.

Bir "şaheser"i incelemedeki amacımız, o milletin edebî gelişmesini gereği gibi ve doğru olarak anlamak içindir. Çünkü bir "şaheser", neticede mutlaka "toplumsal bir ülkünün ifadesidir."

Dâhiler, mensup oldukları toplumun bugünkü veya gelecekteki bir ülküsünü başarıyla temsil eden insanlar olmak bakımındandır ki edebiyat tarihinde başlıca hedef olurlar.

TANZİMAT, SERVET-İ fÜNUN VE MİLLİ EDEBİYAT İLE İLGİLİ AKADEMİK Y

Günümüz Türk romanının değerlendirilebilmesi, her şeyden Önce tarihsel gelişiminin bilinmesine, bu gelişimin doğru bir yorumuna bağlıdır. Oysa bir edebiyat türü olarak Batı'dan ithal edilen romanın, hangi toplumsal koşulların ürünü olduğu, üzerinde durulmamış bir konudur. Başka bir deyişle Tanzimat romanı, Batılılaşma hareketinin edebiyata yansıması olarak ele alınmış, ilk çeviriler, ilk örnekler hikâye edilmiş, başarısızlık da Tanzimat sanatçısının yetersizliğiyle açıklanmıştır. Bu düşünce1er, tek tek yargılar biçiminde ele alındığında doğrudur. Ama sorun bütünün içine yerleştirilmediği; yanlış, tarihin maddî koşulları göz önüne alınmadan belirlenmeye çalışıldığı sürece sağlıklı bir yoruma ulaşılamaz. Ulaşılamadığı için de kültür emperyalizmi, sanatçıların yeteneksizliği, örneğin yanlışlığı, gecikmişlik, toplumdan kopukluk gibi kavramlar havada kalır. Çıkış noktamız olan ve üstünde durulması gereken sorun şudur: Türk romanı, toplumsal gelişimin koşullarına bağlı olmakla birlikte, bu koşulların doğal sonucu olarak değil, tıpkı yenileşme hareketleri gibi, üstten gelen bir zorlamayla başlamıştır. Toplumsal koşullara bağlıdır, çünkü dönemin siyasal sloganlarını benimsemiştir, üstelik toplumu eğitmek gibi bir görevi yüklenir. Ama yanlış ve tepeden inme bir toplumsal çözümün sonucu olması gerçeklikten uzaklaştırır onu, kendi kendini olumsuzlar. Bu durum en iyi şu örnekle açıklanabilir: Normal bir doğum değildir

bu, yanlış teşhis sonucu doğuma müdahale edilmiş, sonra çocuk oksijen çadırına alınarak yaşatılmaya çalışılmıştır. Batı'daki gelişimiyle karşılaştırıldığında hiç de gecikilmiş değildir. Don Kişot XVII. yüzyılın ürünüdür. Bu başlangıçtan sonra yetkin örnekler de birbirini izlemiş değildir. Fransa'da da ilk örnekler XVII. yüzyılda verilmiştir. Ama gerçek anlamda roman

XVIII. yüzyılda, hattâ bu yüzyılın ikinci yarısında gelişir.

 

 

İngiltere ve Almanya'da da öyle. Yalnız bir nokta önemli: Batı'da  roman, feodalizmin yıkılıp burjuvazinin egemen olduğu dönemde gelişmiştir vë olgunlaşması bu egemenliğin pekişme süreciyle doğru orantılıdır. Çünkü özü ve biçimi gereği romanın var olabilmesi birtakım koşulları gerektirmektedir ve bu koşullar bir toplumsal dönüşüm sonucu gerçekleşmiştir. Nitekim roman sözünün kavramsal gelişimi de bunu. kanıtlar. Bilindiği gibi Roma İmparatorluğu devlet dili olarak Latinceyi benimsemiş, imparatorluğun egemenliği altında bulunan ülkelerde konuşulan diller topluluğuna Roman dilleri adı verilmiştir. Dilbilimcilerin sınıflamasına göre, «Roman dilleri kolunun ana dili Latincedir. Bugün yaşayan başlıca dilleri ise Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca ve Rumencedir.» (MuharremErgin). İşte sözcüğün bu anlamından yola çıkılarak,«Roman dilinde koşuklu ya da düzyazı halinde kaleme alınmış gerçek ya da uydurma bir olay» anlatan yapıtlara roman denmiştir.(Fehmi Baldaş). Oysa sözcük asıl XV. yüzyıldan başlayarak yeni bir anlam kazanır. Namık Kemal'in, çeviri olduğunu söylediği ama kaynağını belirtmediği (Fransızcadan çevrilmiştir.A.Ö.) şu tanımı, bu yeni anlamı çok iyi bilirler: «Romadan maksat,güzergâh etmemişse bile güzergâhı imkân dahilinde olan bir vak'ayı, ahlâk, ve âdât ye hissiyyât ve ihtimalâta müteallik her türlü tafsilââtile beraber tasvir etmektir.» (Celâl mukaddimesinden).

 

Bu tanım iki ipucunu içinde taşır. Birincisi, özü gereği roman toplumsal olana dönüktür. Birinciye bağlı ikinci ipucuysa daha önemlidir: Amaç, gerçek ya da uydurma bir olayı salt

anlatmak değil, ahlak, töre, duygular ve olasılıklar göz önünde tutularak o olayı bütün ayrıntılarıyla tasvir etmektir. Bu noktada roman, destandan, ortaçağ hikâyesinden ayrılır, şiirin egemenliğinden kurtulur. Günümüzdeki anlamıyla romanın başlangıcı sayılan bu dönem yapıtları için düz yazı-roman kavramını kullanmak daha doğru olacaktır.Bu açıklamadan yola çıkarak, kapitalist dönemde ilk örnekleri verilen düzyazı-roman gelişimini etkileyen koşulları sıralayabiliriz.Kapitalist dönem dedim, çünkü kapitalizm, tarihsel gelişim açısından ekonomide bir devrimse, sanatta. da bir devrime yol açacaktı. «Kapitalizm yeni duygular, yeni düşünceler yaratmış,bunları dile getirmesi için de sanatçıya yeni olanaklar

vermişti. Artık kalıplaşmış, çok yavaş değişen bir anlatıma saplanıp kalmak, güçtü.» (Ernst Fisher). Bu yeni duyguların, düşüncelerin başında, o güne kadar varlığı pek az fark edilen halk,ulusal birlik gibi kavramlar geliyordu. Bilinenleri sıralamak gereksiz. Öncelikle vurgulanması gereken şu: Yeni düzende toplumsal sınıflar açık seçik değildi henüz, işbölümü tam anlamıyla gelişmemişti, ama yeni bir toplumsal bilinç oluşmaktaydı. İnsanla tanışmıştı sanatçı, feodalin egemenliğine son veren insanın gücüyle. Şövalye nitelikleri taşımıyordu bu insan. Sıradan biriydi, halktı. Üstelik başka bir dili konuşuyordu. Siyasal planda ulusal birlik, ulusal dillerin gelişimini gerektiriyordu. Sanatçıya soyluların Latinceyi ya da halkın dilini seçmek durumundaydı. Ama okur değiştiğine göre dil de değişecekti. Üstelik burjuvaların egemenliği arttıkça okur-yazarlık da artıyordu. En önemlisi de teknik gelişimdi. Şiirin egemenliği, biraz da çoğaltılmasının ve ezberlenmesinin kolaylığındandı. Edebiyat düzyazının dışında serpiliyordu. Oysa matbaanın bulunması, baskı tekniğinin her geçen gün ilerlemesi, düzyazı için yeni olanaklar yaratıyordu.

 

Kısacası, günümüzdeki anlamıyla Batı romanı bu koşullarda doğdu ve gelişti.Bu kısa özetten de anlaşılacağı gibi, Tanzimat romanı, Türk toplumunun benzeri yapısal değişimler geçirdiği bir dönemin ürünü değildir. Yapısal değişimler derken, elbette altyapı değişikliklerini kastediyor, başta da "belirttiğim gibi Batılılaşma hareketinin altyapının değişmesi sonucu değil, yönetici sınıfın zorlaması sonucu gerçekleşen üstyapı değişiklikleri olduğunu kabulleniyorum. Ama ilk yargıda bir çelişki var gibi. Batı romanı, bir ekonomik devrim sonucu değişen yeni bir toplumsal durumun ürünüyse, bir toplumsal patlamanın doğal sonucuysa, yani belirleyici etken ekonomikse, nasıl olur da

 

Tanzimat romanı, altyapısal bir değişim olmadan toplumsal bir gereksinim olarak belirir ve ilk örnekler kötü de olsa hızlı bir gelişimi sürdürür? Yazımın başında Tanzimat romanının belli toplumsal koşulların sonucu olduğunu belirtmiştim. Bu toplumsal koşullar Batı'da olduğu gibi, yapısal bir değişimin sonucu değillerdir gerçekten. Daha doğrusu üretim araçlarının el değiştirmesi sonucu üretim ilişkilerinin değişmesi söz konusu değildir. Ama buradan yola çıkılıp, böylesi bir gözlükle soruna bakıldığında Tanzimat romanını açıklamak güçleşir. Yanılgı da buradan doğmaktadır.

 

Sonra Batı'da da roman, ekonomik ve toplumsal olanın önceliğiyle açıklanamaz. Gerçi burjuvazinin gelişimiyle sanat da yeni özlere, yeni biçimlere açılmıştır. Ama burjuvazinin Fransız Devrimi'yle tam olarak egemenliğini sağlaması bilim ve sanat gibi üstyapı kurumlarının yardımıyla gerçekleşir, bir bakıma öncü görevini bunlar yüklenir, burjuvazinin egemenliğinin pekiştirilmesini sağlarlar.

 

Victor Hugo'nun, romantizmi, «edebiyat olan Fransız Devrimi» olarak tanımlaması bu doğruyu vurgular. Çünkü devrimden önce siyasal güç, burjuvazinin feodalleri yıkmak için geçici bir işbirliğine girdiği prenslerin, soyluların elindedir.Temel ilkeleri akıl, gerçek ve tabiat olan klasisizm bu sınıfın çerçevesinde gelişir. Romantizm ise akim yerine duyguyu koyar.Klasisizmin gerçeği belli bir güzellik anlayışıyla sınırlıdır, ölçülü biçilidir. Romantizm bütün sınırları yıkar, onun gerçeği hayattır. Klasisizm geneli anlatır, tiptir onun için önemli olan. Romantizm ise özeli yakalamaya çalışır, tiplerle değil, karakterlerle uğraşır.Bu nedenle de bireycidir, bireyciliğin zaferidir.

 

Peki Tanzimat romanının, romantizmin bu özelliklerini,Batı'dan çok farklı toplumsal koşulların egemen olduğu Türk toplumuna taşıması nasıl açıklanacaktır? Temelde, toplumsal değişimi amaçlamayan Batılılaşma hareketi ve Batı'yı tanıyan birkaç sanatçının girişimi bu romanı açıklar mı? Şimdiye dek yinelenip duran bu teze karşı şu soruyu yöneltirsek ne cevap verilecektir? Tanzimat romanının ilk örneklerini verenler, o çağda Batı'da gerçekçilik alıp yürüdüğü halde, neden romantiklerden esinlenmişlerdir? Neden1789 Devrimi'ni, ve onun getirdiği özgürlük, eşitlik gibi ilkeleri benimserken, 1848 Komün Hareketi'ni görmezden gelmişlerdir?Bu soruların cevabı, Tanzimat romanını oluşturan koşullarda yatıyor: Türk toplumunun Batı'dan farklı bir biçimde gelişen tarihsel serüveninde.Bir bakıma Tanzimat döneminde", düzyazıya dayanan bir edebiyat türü olarak romanın var olabilmesini sağlayacak maddî koşullar sınırlı da olsa gerçekleşmiştir. Söz gelimi, matbaa kurulalı yüz yıl olmuş, kopya ve ezberleme sorunu ortadan kalkmıştır.

 

Gazetelerin ve gazeteciliğin gelişimi, hem düzyazının işlevini arttırmış, hem de bir okuyucu topluluğu oluşturmuştur.Ulusal dile dayalı bir anlatım henüz geliştirilememiştir, ama dilin sadeleşmesi yolunda ilk adımlar atılmıştır. Daha doğrusu yazı dili, bir anlatım aracı olarak gündeme getirilmiştir. Ama bir şey eksiktir, belki de en önemlisi: Toplumsal bilinç yoktur. Daha açık bir deyişle, toplumsal farklılaşma tam anlamıyla gerçekleşmiştir, ama halk bu farklılaşmanın bilincinde değildir. Kuşkusuz aydın da. En önemlisi söz konusu farklılaşmanın kendine özgülüğü, aydınla halkın özdeşleşmesine engeldir. Çünkü aydın sarayla bütünleşmiştir, ekonomik anlamda da egemen olan yönetici sınıfın bir parçasıdır, kapıkuludur kısacası, düzeni sürdürmekle görevlidir. İşte bu nedenle Batılılaşmanın savunucusudur. Yıkıma yol açanın ekonomik değil, toplumsal olduğunu sanması, bu iki kavramı birbirinden ayrı düşünmesi bundandır. İçe değil,dışa bakar. Kendi toplumunun çöküşünü hazırlayan nedenleri değil, Batı'nın yükselişinin nedenlerini bulmaya çalışır. Ekonomik bir devrimi gerçekleştirmiş, işbölümünü sağlamış bir toplumun, hangi tarihsel gelişim sonucu bu noktaya ulaştığını da düşünmeden üstyapıdaki kurumlarla ilgilenir. Batı'da bulduğu her yeniyi toplumuna taşırken ne vatan hainidir, ne de satılmış. Egemen sınıfın hizmetindedir,; burası doğru. Ama Batılı sanatçı da farklı bir durumda değildir. Önce de belirttiğim gibi, burjuvazinin programını ve bu programa yön veren ilkeleri benimsemiştir. Yalnız niteliksel bir ayrım vardır arada. Burjuvazi o çağın devrimci sınıfıdır, siyasal gücü ele geçirmiş, devleti yeniden örgütlemiştir. Onun tarihsel işlevini kavramayan ve kendi devletinin çöktüğünü gören Tanzimat sanatçısı daha iyi bir çözüm düşünemezdi. Devletin çöküşü... İşte sorunun anahtarı bu kavramda yatıyor, devletin niteliğinde. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sosyo-ekonomik yapının mirî toprak düzenine dayandığını, bu düzenince merkezî örgütlenmeyi gerektirdiğini biliyoruz. Osmanlı toplumunda temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetinin devlete ait olması, üretim ilişkileriyle üretim güçleri arasındaki uyumun sağlandığı ve dolayısıyla Sınıflaşmanın önlendiği ileri bir üretim biçimi olarak yorumlanmıştır. Oysa başka bir yazımda da belirttiğim gibi, toprağın rekabesi devletin elinde olduğuna göre, üretim ilişkilerini de bu mülkiyetin kullanılışı biçimlendirecekti. Köylünün topraktan sağladığı üretimin fazlası, yani artık ürün, üretime katılmayan bir devlet-asker ikilisinin eline geçiyor, bu ise yeniden üretim

için değil, devletin varlığını koruyacak askeri beslemek ya da devletin gelirim, arttırıcı fetihler için kullanılıyordu. Düzenin temel çelişkisi buydu, mirî toprak rejimi devleti oluşturanların egemenliğini arttırıcı, kısacası devlet sömürüsünün somut bir görünümü olan saray-reaya farklılaşmasını doğurucu bir yönde gelişmekteydi. Nitekim daha XVI. yüzyılda bozulma belirtileri gösteren mirî toprak düzeni, XVII. yüzyıldan sonra yukarıda belirttiğim çelişki nedeniyle çökmeye başlamıştı. Kapitalizm aşamasına giren ve sanayi devrimini gerçekleştiren Batı'nın güçlenmesi bu çöküşü hızlandırdı. Mirî toprak düzeni işlerliğini koruduğu sürece fetihçi niteliğini koruyan devlet, sistem yozlaştıkça bu niteliğini yitirdi. Üretim araçlarına ve üretim güçlerine bağlı olarak üretim ilişkileri gelişmediği için sosyo-ekonomik bir dönüşüm gerçekleşemezdi. Ayrıca bizzat devletin ekonomik gücü elinde tutan egemen sınıf olması, bu yolda örgütlenmesi, egemenliğini pekiştirici, dine bağlı, özü gereği halktan kopuk üstyapı kurumlarıyla mümkün olmuştu. Çöküş hızlandıkça, varlığını sürdürmek isteyen devlet, niteliksel bir dönüşümü gerçekleştirmesi kendi varlığına son vermek olacağına göre, üstyapıdaki biçimsel değişimlerle kendini yenileyebileceğini sandı. Tanzimat aydınlarının Batı'nın büyüsüne kapılmaları, burjuvaların devleti yeni sloganlarla ele geçirmelerinde bu sanının kanıtlarını bulmalarındandır. Sömürülen sınıfsa, yukarda işleyiş biçimi açıklanan üretim biçiminin doğal sonucu olarak toplumsal bilinçten yoksundu.

Görüldüğü gibi Tanzimat romanı, Batı'da olduğu gibi toplumsal bir patlamanın sonucu değil, ama toplumsal farklılaşmanın belirginleştiği bir dönemin ürünüdür. Toplumsal bir gereksinim olarak belirmesi, bu farklılaşmanın sonucudur, bunun için toplumu eğitmek görevini yüklenir. Ama toplumsal farklılaşmanın bilincinde olmadığı için yüzeyde kalır. Daha doğrusu devleti oluşturan ve sömürüden pay alan sınıfın üyesi olduğu için, halkın dışında, geleneğe bağlanamadan taklitle yetinir.

toplist - evden eve nakliyat - msn site ekle